J.C. Chandor, 2011 yılında yönetmenliğini yaptığı Oyunun Sonu – Margin Call ile 2008 ekonomik krizi üzerinden Wall Street’teki çürümeyi cesur bir biçimde ele almıştı. Yönetmen, son filmi A Most Violent Year ile çürümenin boyutlarını daha da genişleterek sermaye-devlet- hukuk üçgeni arasındaki karanlık ilişkilere odaklanıyor ve merkezine, göçmen bir iş adamı olan Abel Morales’i yerleştiriyor.

Kolombiyali bir göçmen olan Abel (Oscar Isaac), petrol taşımacılığı ile yıllar içerisinde zenginleşen ve klişe tabirle Amerikan rüyasını yaşayan bir patrondur. Tarihe New York şehrinde işlenen suç oranının tavan yaptığı yıl olarak geçen 1981, Abel’in tüm birikimini riske atan bir dönemi başlatır. Yeni aldığı arazi ile dünyaya açılmayı hedeflerken kamyonlarına yapılan saldırılar sonucu yüklü miktarda para kaybeden Abel’in yeniden ayağa kalkması için hukuk ve finans alanında zarların yeniden atılması gerekecektir.

Filmin adının içerdiği “şiddet” söyleminin aksine; Chandor’un amacı bu şiddeti direkt vermek değil, onun sonuçlarına odaklanmak ve görünür olduğu yerleri incelemek (Açıkçası filmin ismi üzerinden doğan beklentilerin karşılanmadığına yönelik eleştiriler okuduğum için bu açıklamayı yapmak zorunda hissettim). Zaten film New York’ta geçmesine karşın o alışık olduğumuz New York caddelerine ve gökdelenlere pek rastlamıyoruz. İzleyici mümkün olduğunca dar ve kapalı alanlara çekiliyor; böylece ilişkiler ağının içine girmek kolaylaşıyor. Şehir hayatı yerine sermaye sahiplerinin yüksek güvenlikli kalelerine, devlet dairelerine ve depolara konuk oluyoruz. Şehrin meşhur silueti ise sadece arka planda, içindeki pislikleri saklar biçimde görünüyor. Ain’t Them Bodies Saints ve Selma gibi filmlerde görüntü yönetmenliği yapan Bradford Young, sepya tonlara ağırlık vererek filme “dönem damgası”nı vuruyor. Filmin bu görsel tercihini, kendi adıma coşkuyla karşıladığımı söyleyebilirim. William Friedkin’in 1971 tarihli başyapıtı The French Connection filminde soğuk renklerle verdiği New York, burada sarı-yeşil-kahverengi tonlarda bir şehre dönüşüyor (Oyun severler, bu atmosferi Driver: Parallel Lines’tan hatırlayacaklardır). Bu renkler sıklıkla kıyafetler ve arabalar gibi unsurlarla destekleniyor. Bir noktadan sonra, bu biçim tercihinin devamlılığını takip etmek bile ayrı bir keyfe dönüşüyor.

Sıcak renk tercihinin, filmin sürükleyici yapısını destekler nitelikte olduğunu söylemek mümkün. Chandor, filme hızlı bir giriş yaparak bizleri Abel ve ailesiyle tanıştırıyor. Abel, aslında ilginç bir anti-kahraman. Film boyunca olayları onun bakış açısından takip etmemiz, Chandor’un izleyici manipüle etmesini sağlıyor. Çünkü bizler Abel’in mücadelesini heyecanla takip ederken bir noktadan sonra kirli düzenin varlığını kabul etmiş oluyoruz. İşini, servetini ve ailesini korumaya çalışan başkarakter, bunu kendi deyimiyle “onurlu” bir biçimde yapmaya çalışıyor. Bir yandan içinde yer aldığı kurtlar sofrasında bel altı vurmadığını, dürüst ticaretin peşinde olduğunu ve başarıdan geçen yolun da bu dürüstlük üzerinden kurulabileceğini iddia eden Abel, bir yandan da kendisini bu noktaya getiren kurumlar ile ortak çıkarlar üzerinden ilişkilerini devam ettiriyor. Karakterin bu motivasyonundaki kırılma ve yüzleşme alanını ise eşi Anna (Jessica Chastain) sağlıyor. Bir mafya babasının kızı olan Anna’nın kişiliği, Abel’in dolambaçlı yollara girmesinin aksine daha doğrudan bir yapıya sahip. İkili arasındaki çatışmayı yaratan gerçeklerden biri de Anna’nın babası ile Abel’in kişilikleri arasındaki zıtlık. Eski gangster yöntemlerinin rafa kalktığı, ortak kazançtan herkese pay düşmesi için tarafların işlerini kılıfına uydurduğu bir döneme tanık oluyoruz. Dost ve düşman tanımı sürekli değişse de kasa her zaman kazanıyor. İşçilerin güvenliğinin, bankadan alınacak destek uğruna riske atıldığı; göçmenliğin getirdiği zorlukları aşmanın “çok çalışma”dan geçtiğini iddia eden araçsal aklın, “onuruyla çalışmak” gibi içi boş söylemlerin sürekli hatırlatıldığı bu panorama, içinde yaşadığımız dünyada bize pek yabancı gelmiyor.

Chandor’un tüm cesur hamlelerine karşın filmin ileri gitmesini engelleyen şey ise yine yönetmen tarafından yazılan senaryo. Abel’in mücadelesi o kadar tek taraflı ele alınıyor ki hikayedeki kırılmaları sorgulamaya başlıyorsunuz. Özellikle Anna karakterinde parlayan Jessica Chastain’in ikinci plana atılması pek yenilir, yutulur cinsten bir hata değil. Aynı şekilde, şirketi yolsuzluk açısından inceleyen bölge avukatı Lawrence (David Oyelowo) karakteri de oldukça yüzeysel geçilmiş. Filmde kafa karıştırma ihtimali bulunan unsurların basit diyaloglarla geçiştirildiği hissi, yer yer rahatsızlık verebiliyor. Abel ile kamyon şoförü Julian arasındaki baba-oğul ilişkisi, göçmenlik ve başarı mevzusuna biraz arabesk bir kimlik kazandırıyor. Oscar Isaac, güçlü performansı ile filmin ayakta durmasını sağlasa da Chandor’un anaakım izleyiciye seslenme çabası, çok daha iyi bir film görme ihtimalimizi düşürmüş.

Mafyanın kurumsallaştığı, devletin içine sızarak bürokrasiyi kendi lehine çalıştırdığı ve Amerikan Rüyası kavramının yarattığı içi boş başarı söylemlerinin parlatıldığı bir dünyayı yansıtmak isteyen A Most Violent Year, genel resme baktığımız zaman bu çabasında başarılı oluyor. Şiddeti; fiziksel değil de ekonomik yönü ile inceleyen Chandor, en azından atmosfer yaratımı ve tempo konusunda sınıfı geçiyor.

J.C. Chandor, 2011 yılında yönetmenliğini yaptığı Oyunun Sonu – Margin Call ile 2008 ekonomik krizi üzerinden Wall Street’teki çürümeyi cesur bir biçimde ele almıştı. Yönetmen, son filmi A Most Violent Year ile çürümenin boyutlarını daha da genişleterek sermaye-devlet- hukuk üçgeni arasındaki karanlık ilişkilere odaklanıyor ve merkezine, göçmen bir iş adamı olan Abel Morales’i yerleştiriyor. Kolombiyali bir göçmen olan Abel (Oscar Isaac), petrol taşımacılığı ile yıllar içerisinde zenginleşen ve klişe tabirle Amerikan rüyasını yaşayan bir patrondur. Tarihe New York şehrinde işlenen suç oranının tavan yaptığı yıl olarak geçen 1981, Abel’in tüm birikimini riske atan bir dönemi başlatır. Yeni aldığı arazi ile dünyaya açılmayı hedeflerken kamyonlarına yapılan saldırılar sonucu yüklü miktarda para kaybeden Abel’in yeniden ayağa kalkması için hukuk ve finans alanında zarların yeniden atılması gerekecektir. Filmin adının içerdiği “şiddet” söyleminin aksine; Chandor’un amacı bu şiddeti direkt vermek değil, onun sonuçlarına odaklanmak ve görünür olduğu yerleri incelemek (Açıkçası filmin ismi üzerinden doğan beklentilerin karşılanmadığına yönelik eleştiriler okuduğum için bu açıklamayı yapmak zorunda hissettim). Zaten film New York’ta geçmesine karşın o alışık olduğumuz New York caddelerine ve gökdelenlere pek rastlamıyoruz. İzleyici mümkün olduğunca dar ve kapalı alanlara çekiliyor; böylece ilişkiler ağının içine girmek kolaylaşıyor. Şehir hayatı yerine sermaye sahiplerinin yüksek güvenlikli kalelerine, devlet dairelerine ve depolara konuk oluyoruz. Şehrin meşhur silueti ise sadece arka planda, içindeki pislikleri saklar biçimde görünüyor. Ain’t Them Bodies Saints ve Selma gibi filmlerde görüntü yönetmenliği yapan Bradford Young, sepya tonlara ağırlık vererek filme “dönem damgası”nı vuruyor. Filmin bu görsel tercihini, kendi adıma coşkuyla karşıladığımı söyleyebilirim. William Friedkin’in 1971 tarihli başyapıtı The French Connection filminde soğuk renklerle verdiği New York, burada sarı-yeşil-kahverengi tonlarda bir şehre dönüşüyor (Oyun severler, bu atmosferi Driver: Parallel Lines’tan hatırlayacaklardır). Bu renkler sıklıkla kıyafetler ve arabalar gibi unsurlarla destekleniyor. Bir noktadan sonra, bu biçim tercihinin devamlılığını takip etmek bile ayrı bir keyfe dönüşüyor. Sıcak renk tercihinin, filmin sürükleyici yapısını destekler nitelikte olduğunu söylemek mümkün. Chandor, filme hızlı bir giriş yaparak bizleri Abel ve ailesiyle tanıştırıyor. Abel, aslında ilginç bir anti-kahraman. Film boyunca olayları onun bakış açısından takip etmemiz, Chandor’un izleyici manipüle etmesini sağlıyor. Çünkü bizler Abel'in mücadelesini heyecanla takip ederken bir noktadan sonra kirli düzenin varlığını kabul etmiş oluyoruz. İşini, servetini ve ailesini korumaya çalışan başkarakter, bunu kendi deyimiyle “onurlu” bir biçimde yapmaya çalışıyor. Bir yandan içinde yer aldığı kurtlar sofrasında bel altı vurmadığını, dürüst ticaretin peşinde olduğunu ve başarıdan geçen yolun da bu dürüstlük üzerinden kurulabileceğini iddia eden Abel, bir yandan da kendisini bu noktaya getiren kurumlar ile ortak çıkarlar üzerinden ilişkilerini devam ettiriyor. Karakterin bu motivasyonundaki kırılma ve yüzleşme alanını ise eşi Anna (Jessica Chastain) sağlıyor. Bir mafya babasının kızı olan Anna’nın kişiliği, Abel’in dolambaçlı yollara girmesinin aksine daha doğrudan bir yapıya sahip. İkili arasındaki çatışmayı yaratan gerçeklerden biri de Anna’nın babası ile Abel’in kişilikleri arasındaki zıtlık. Eski gangster yöntemlerinin rafa kalktığı, ortak kazançtan herkese pay düşmesi için tarafların işlerini kılıfına uydurduğu bir döneme tanık oluyoruz. Dost ve düşman tanımı sürekli değişse de kasa her zaman kazanıyor. İşçilerin güvenliğinin, bankadan alınacak destek uğruna riske atıldığı; göçmenliğin getirdiği zorlukları aşmanın “çok çalışma”dan geçtiğini iddia…

Yazar Puanı

Puan - 72%

72%

Şiddeti; fiziksel değil de ekonomik yönü ile inceleyen Chandor, en azından atmosfer yaratımı ve tempo konusunda sınıfı geçiyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
72
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi