“Frida, sen neden ağlamıyorsun?” Bir çocuğun bütün havai fişeklerin ve kahkahaların arasında durup altı yaşlarındaki arkadaşına sorduğu bu soru, film boyunca sorulan en çarpıcı sorulardan bir tanesi. Katalan yönetmen Carla Simon’ın ilk filmi olan ‘Yazı, seyircisini altı yaşlarındaki bir çocuğun hayat ile çok erken tanışan gözlerinden bundan sonraki yaşamını tamamen değiştirecek bir dönem ile verdiği mücadeleye şahit ediyor. Oldukça kişisel bir süreci ele alan film, kendi hayat hikayesine benzer kesitler taşıyan bu hikayenin aynı zamanda senaristliğini de üstlenen Simon’ın belirgin izlerini taşıyor. Otobiyografi ve aile dramı türlerinin özelliklerini taşıyan film, dünya prömiyerini Şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Generation Kplus bölümünde yaparak En İyi İlk Film ödülünün, 36.İstanbul Film Festivali’nde ise Jüri Özel ödülünün sahibi oldu. Altı yaşlarında evlat edinilen Simon’ın hayatı ile benzer sahneler içeren filmin mekan olarak yine kendisinin gönderildiği yerde geçiyor olması ise dikkat çekici özellikleri arasında yer alıyor. İsmi gibi 1993 yılı yazında geçen film, Frida (Laia Artigas) isimli küçük bir kız çocuğunun hayatın getirdiği büyük değişime ayak uydurma sürecini ele alıyor. Film, bu kırılgan ve zor değişim sürecini ele alırken seyirciye zorlukları gösterirken mutlu anları da göstermekten kaçınmıyor, bu durumun hayatın akışının bir getirisi olduğunu, bir suçlusunun olmadığını seyircisine anlatıyor. Edindiği bakış açısıyla olayların akışı ne olursa olsun hiç kimseyi suçlu ya da kahraman olarak göstermiyor, herkesin olayların kurbanı olduğunun, değişimin bir parçası olduklarının ve olmak zorunda oldukları gerçeğinin altını çiziyor. ‘93 Yazı, belli bir başı ve sonu olan kesin bir hikayeden çok, hayatın bir dönemi olarak akıllarımızda kalıyor. ‘93 Yazı: Değişim Büyük, Alışmak Zorunlu Frida, henüz altı yaşlarında olmasına rağmen, 1993 yılı yazında bundan sonraki hayatını tamamen etkileyecek olmasına rağmen henüz temel sebebinden bile emin olmadığı bir değişim ile baş başa kalıyor. Mücadele etmek zorunda olduğu bu değişimin karşısında yapabileceği tek şey ise alışmak ve bunu kendisi de çok iyi biliyor. 1993 yılında annesini AIDS hastalığına kaybediyor ancak içinde bulundukları zamanın koşulları nedeni ile bu hiçbir zaman konuşulmuyor. Hastalığın kendisinde de olabileceğinden şüpheleniliyor ancak bu durum da hiçbir zaman konuşulmayacaklar listesinde yerini alıyor. Film, bu gibi birçok sebepten ötürü çok da açıklayıcı bir başlangıç yapmıyor, aksine seyircisine tıpkı Frida gibi içine düştüğü bu yabancı dünyayı tanıdık bir şeylere rastlamak için gözlerini kocaman açıp etrafına dikkatlice bakarak, keşfederek tanıma şansı veriyor. Film için duygusal yoğunluk oldukça fazla önem taşıyor ve bu noktada, Laia Artigas’ın muhteşem oyunculuğu devreye giriyor. İlk filminde bu kadar önemli bir rol için bu kadar genç bir oyuncuyu tercih etmek tehlikeli bir karar olarak değerlendirilebilecek olsa da, Carla Simon’ın yönetmenlik yetenekleri de zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Simon’ın yönetmenlik yetenekleri Artigas’ın derin, içimize işleyen dik dik bakışları ile birleşiyor ve ortaya bu sürecin ve hikayenin bütün yoğunluğunu yansıtabilen ve seyirciyi bu konuda hayal kırıklığına uğratmamayı başarabilen bir film çıkıyor. Frida, etrafında olup biteni anlamaya çalışıyor, dua ediyor, evin küçük çocuğu Anna (Paula Robles)’yı kıskanıyor, onu ortadan kaldırarak kendisine ‘normal’ bir aile yaratmaya çalışıyor, ait olmaya çalışıyor, kaçmaya çalışıyor, annesini annesi rolüne bürünerek yaşatmaya çalışıyor, içine düştüğü durumla başa çıkmaya çalışıyor.. Amcası ve yengesi tarafından evlat edinilen bu küçük çocuğun yaşadığı kayıp ile başa…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Katalan yönetmen Carla Simon’ın ilk filmi olan ‘93 Yazı, seyircisini altı yaşlarındaki bir çocuğun hayat ile çok erken tanışan gözlerinden bundan sonraki yaşamını tamamen değiştirecek bir dönem ile verdiği mücadeleye şahit ediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.62 ( 3 votes)
75

“Frida, sen neden ağlamıyorsun?” Bir çocuğun bütün havai fişeklerin ve kahkahaların arasında durup altı yaşlarındaki arkadaşına sorduğu bu soru, film boyunca sorulan en çarpıcı sorulardan bir tanesi. Katalan yönetmen Carla Simon’ın ilk filmi olan ‘Yazı, seyircisini altı yaşlarındaki bir çocuğun hayat ile çok erken tanışan gözlerinden bundan sonraki yaşamını tamamen değiştirecek bir dönem ile verdiği mücadeleye şahit ediyor. Oldukça kişisel bir süreci ele alan film, kendi hayat hikayesine benzer kesitler taşıyan bu hikayenin aynı zamanda senaristliğini de üstlenen Simon’ın belirgin izlerini taşıyor.

Otobiyografi ve aile dramı türlerinin özelliklerini taşıyan film, dünya prömiyerini Şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Generation Kplus bölümünde yaparak En İyi İlk Film ödülünün, 36.İstanbul Film Festivali’nde ise Jüri Özel ödülünün sahibi oldu. Altı yaşlarında evlat edinilen Simon’ın hayatı ile benzer sahneler içeren filmin mekan olarak yine kendisinin gönderildiği yerde geçiyor olması ise dikkat çekici özellikleri arasında yer alıyor. İsmi gibi 1993 yılı yazında geçen film, Frida (Laia Artigas) isimli küçük bir kız çocuğunun hayatın getirdiği büyük değişime ayak uydurma sürecini ele alıyor. Film, bu kırılgan ve zor değişim sürecini ele alırken seyirciye zorlukları gösterirken mutlu anları da göstermekten kaçınmıyor, bu durumun hayatın akışının bir getirisi olduğunu, bir suçlusunun olmadığını seyircisine anlatıyor. Edindiği bakış açısıyla olayların akışı ne olursa olsun hiç kimseyi suçlu ya da kahraman olarak göstermiyor, herkesin olayların kurbanı olduğunun, değişimin bir parçası olduklarının ve olmak zorunda oldukları gerçeğinin altını çiziyor. ‘93 Yazı, belli bir başı ve sonu olan kesin bir hikayeden çok, hayatın bir dönemi olarak akıllarımızda kalıyor.

‘93 Yazı: Değişim Büyük, Alışmak Zorunlu

Frida, henüz altı yaşlarında olmasına rağmen, 1993 yılı yazında bundan sonraki hayatını tamamen etkileyecek olmasına rağmen henüz temel sebebinden bile emin olmadığı bir değişim ile baş başa kalıyor. Mücadele etmek zorunda olduğu bu değişimin karşısında yapabileceği tek şey ise alışmak ve bunu kendisi de çok iyi biliyor. 1993 yılında annesini AIDS hastalığına kaybediyor ancak içinde bulundukları zamanın koşulları nedeni ile bu hiçbir zaman konuşulmuyor. Hastalığın kendisinde de olabileceğinden şüpheleniliyor ancak bu durum da hiçbir zaman konuşulmayacaklar listesinde yerini alıyor. Film, bu gibi birçok sebepten ötürü çok da açıklayıcı bir başlangıç yapmıyor, aksine seyircisine tıpkı Frida gibi içine düştüğü bu yabancı dünyayı tanıdık bir şeylere rastlamak için gözlerini kocaman açıp etrafına dikkatlice bakarak, keşfederek tanıma şansı veriyor. Film için duygusal yoğunluk oldukça fazla önem taşıyor ve bu noktada, Laia Artigas’ın muhteşem oyunculuğu devreye giriyor. İlk filminde bu kadar önemli bir rol için bu kadar genç bir oyuncuyu tercih etmek tehlikeli bir karar olarak değerlendirilebilecek olsa da, Carla Simon’ın yönetmenlik yetenekleri de zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Simon’ın yönetmenlik yetenekleri Artigas’ın derin, içimize işleyen dik dik bakışları ile birleşiyor ve ortaya bu sürecin ve hikayenin bütün yoğunluğunu yansıtabilen ve seyirciyi bu konuda hayal kırıklığına uğratmamayı başarabilen bir film çıkıyor. Frida, etrafında olup biteni anlamaya çalışıyor, dua ediyor, evin küçük çocuğu Anna (Paula Robles)’yı kıskanıyor, onu ortadan kaldırarak kendisine ‘normal’ bir aile yaratmaya çalışıyor, ait olmaya çalışıyor, kaçmaya çalışıyor, annesini annesi rolüne bürünerek yaşatmaya çalışıyor, içine düştüğü durumla başa çıkmaya çalışıyor.. Amcası ve yengesi tarafından evlat edinilen bu küçük çocuğun yaşadığı kayıp ile başa çıkma mücadelesi sırasında yaşadığı bu gibi çeşitli evreler, filmin akışına göze batmayacak, ancak fark edilebilecek bir şekilde yayılarak, gözetleme hissi veren kamera hareketleri ile kendisine gözlemci niteliği taşıdığı yeterince açık bir şekilde belirtilen seyirciye sunuluyor. Seyircinin de hayatın zorluklarıyla başa çıkmaya çalışırken duygu değişiklikleri yaşayan bu küçük çocukla sıkı bir bağ kurmaktan başka bir şansı kalmıyor. Evin diğer küçük çocuğu dört yaşlarındaki Anna ise Paula Robles’ın Carla Simon’ın yönetmenliğindeki oyunculuğu ile dikkat çeken bir diğer unsur haline geliyor. Bu iki küçük çocuk arasında yakalanan çekişme ve kardeşlik arasında gidip gelen dinamik ve Esteve (David Verdaguer) ile Marga (Bruna Cusi) arasındaki fısıltılı ancak fark edilen konuşmalar, anlatılan sürecin çocuklar için ne demek olduğunu anlatmak konusunda büyük rol oynuyor ve her ne kadar Frida için oldukça üzücü bir süreç olsa da, aslında herkesin bu sürecin birer kurbanı olduğunu hatırlatıyor.

Her ne kadar film, başlangıçta seyircisine olayları keşfettirerek vermeyi tercih etse de, olaylar geliştikçe kalıplaşmış bir sürecin basamakları haline gelmekten dolayısıyla tahmin edilebilir olmaktan kaçamıyor. Seyirci bir süre sonra kendisini bir sonraki mücadele hamlesini tahmin etmekten alamamaya, Frida’yı tahmin ettiği bir sonraki hamleyi yaparken izlemeye başlıyor. Hikayesini seyirciye verdikten sonra tahmin edilebilirlikle savaşmaya başlayan film, sinematografisi ile izleyici için bir zorluk daha yaratıyor. Hareketli kameranın ve yakın planların hakimiyeti altında olan film, her ne kadar bu kararları ile hikayenin seyirci üzerinde yaratmayı hedeflediği duygusal yoğunluğu besleyip, izleyiciye hayatın bu evresini yaşayan bu ailenin dışında bir gözlemci olduğu hissini verse de, bir noktadan sonra dikkat dağınıklığına yol açarak hikayenin takip edilebilirliğini zedelemeye başlıyor. Yakın planların klostrofobik hissi arasında kendisini kaybeden ve hikayenin çekildiği mekanların muhteşem doğallığından genellikle mahrum bırakılan seyirci, hareketliliğini hiçbir zaman kaybetmeyerek başlarda olayların rahatsız ediciliğini simgeleyen hareketli kamera ile bölünmekten bir süre sonra yorulmaya başlıyor. Seyircinin dikkat seviyesini sarsan bir diğer unsur ise sahnelerin uzunluğu ve konuşmalar arasında verilen uzun boşluklar olarak gösterilebilir. Her ne kadar bu durum, yaşanan olaylar ve değişim süreci sırasında havadaki ağırlık hissini desteklese de bir süre sonra seyircinin olayları takip etme hızını yavaşlatmaya başlıyor ve ilgisinin dağılmaya başlamasına yol açıyor. Film süresince zaman zaman, genellikle Esteve’in olduğu sahnelerde, bu boşlukları dolduran caz müziğin rolü ise sorguya açık olarak bırakılıyor ve seyirciye tam olarak açıklamamak ile birlikte bu müziğin Simon’ın çocukluğuna ait hikayenin içerisine özellikle gizlenmiş bir motif olabileceği düşüncesini veriyor. Yas sürecini, öksüz kalmış bir çocuğun perspektifinden başarıyla sunan film, seyircisini duygusal anlamda avucunun içerisine almayı başarıyor ve olayın ağırlığına rağmen, arada bir sarssa da, izleyicisinin ilgisini başarılı oyunculukları ve yönetmeni sayesinde kaybetmeden elinde tutmayı başarıyor.

93 Yazı, büyük bir değişime ayak uydurmaya çalışılan doğayla iç içe, sıcak ve yavaş bir yaz olmakla birlikte Frida’nın gerçek hayata ilk adımlarını attığı dönem. Film, hikayesini anlatırken, Frida’nın annesini Frida’nın güçlü taklidiyle izleyiciye tanıttığı sahnede olduğu gibi, takındığı genel tavrı ile, seyircisine keşfetme şansı tanıyan farklı bir anlatım dilini tercih ediyor ve böylece farkını ortaya koyarak bittikten sonra bile izleyicinin kalbinde ve aklında kendisine bir yer edinmeyi başarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi