8 Mart Dünya Kadınlar Günü, her ne kadar bir kutlama havasında geçse ve bu şekilde lanse edilse de bu tarihin bir anma günü olduğu gerçeğini bilenlere hatırlatarak, bilmeyenlerle ise paylaşarak başlayayım…

1857 yılı, bugün 40.000 dokuma işçisi daha sağlıklı koşullarda çalışmak adına fabrikalarında bir greve başladı. Ancak, polislerin saldırısı sonucu fabrikaya kilitlenen ardından da çıkan yangında barikatları aşamayıp can veren 129 kadın işçinin hayatı, kederi zamanla kat be kat artacak tarihi bir olaya dönüştü.

1910 yılına gelindiğinde Danimarka’da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı düzenlendi. Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin’in önerisi ve konferans üyelerinin onayıyla bu ayıbın ve kederin yaşandığı gün, Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlandı.

Türkiye’de Emekçi Kadınlar Günü olarak ilk kez 1921’de anılmaya başlanan gün, 80 Darbesi nedeniyle dört yıl herhangi bir etkinlikle kutlanmasa da 1984 yılı itibariyle anma törenleri çeşitli kuruluşlar tarafından düzenlenen etkinliklerle sürekliliğini günümüze kadar korudu.

Yedinci sanat da elbette bu evrensel ve toplumsal olaydan kendine pay biçmesini bildi. Gerek diğer ülke sinemaları, gerek Türkiye sineması kadının toplum içerisindeki konumu, yaşadıkları ve yaşayamadıkları, karakter analizi vs. üzerine –hakkını verip veremediği uzun uzadıya tartışılabilir olsa da- payına düşeni yaptı ve yapmaya devam ediyor.

Emek veren, acı çeken, bedel ödeyen, hakkını savunan; kimi zaman eş, kimi zaman anne ama hayatın her anında ve her hücresiyle yaşadığımız gezegenin vazgeçilmez bir parçası olan kadınların acıları, mutlulukları, yaşadıkları üzerine çekilmiş birkaç kadın filmi inceleyelim.

(Alfabetik sıralanmıştır.)

Çöl Çiçeği (2009 – Sherry Hormann)

[youtube video_id=”YsktvdH6n-c” width=”600″ height=”350″]

Özellikle Güneydoğu Asya ülkelerinde ve Afrika kabilelerinde görülen, günümüzde de süren bir geleneği, kadın sünnetini; dünyanın en çok aranan mankenleri arasındaki Waris Dirie’nin hayatına etkisi üzerinden ele alan film, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin sembolü olarak ön plana çıkıyor.

Kadın sünnetini, klitorisin sadece adet kanaması ve idrar geçişine izin verecek biçimde kesilip dikilmesi şeklinde tanımlamak yanlış olmayacaktır. Geleneklere göre firavun sünneti de denen bu olayın mağduru genç kızlar evlendikleri zaman, kocaları bir bıçakla bu dikişi kesiyor…

Filmle ilgili önemli bir detay var. Dirie, bir röportajda yaşadığı sarsıntıdan bahsettikten sonra kendini bu geleneğin kaldırılmasına adıyor. Vakayla ilgili kitaplar yazdıktan sonra, birçok teklif ardından yine bir başka kadınla, yönetmen Sherry Hormann’la iş birliği yapmayı tercih ediyor.

Peki, Şimdi Nereye? (2011 – Nadine Labaki)

[youtube video_id=”-Te9c2jReOg” width=”600″ height=”350″]

Savaşların en önemli sebeplerinden birinin dinler çatışması olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu çatışmayı körükleyen insanların, daha açık bir ifadeyle; din adamlarının kadın olmadığı gerçeği de aşikâr. Hikâye, Ortadoğu’nun tüm karışıklıklarını barındıran Lübnan’ın küçük bir köyünde geçiyor. Müslüman ve Hıristiyan erkeklerin bozduğu huzuru, ince zekâlarının ürünü hamlelerle kadınların aşma mücadelesini; çatışma sonucu ağıt yakanın yine kadınlar olacağını vurgulayarak beyazperdeye taşıyan filmin yönetmen koltuğunda Nadine Labaki oturuyor. Lübnan doğumlu Labaki, aynı zamanda filmin yapımcısı, senaristi ve başrol oyuncusudur.  Kısacası; Toronto Film Festivali’nden People’s Choice (Halkın Seçimi) ödülü ve birçok festivalden de beğeniyle dönen film günün anlam ve önemine uygun müthiş bir kadın filmi olarak karşımıza çıkıyor.

Soraya’yı Taşlamak (2008 – Cyrus Nowrasteh)

[youtube video_id=”ZFE3uXiWpNU” width=”600″ height=”350″]

Cehaletin ve iktidar gücünün yine din uyarıcısı aracılığıyla nasıl toplumsal bir histeriye dönüştüğünün ve erkeğin toplumdaki konumu gereği canı ne zaman isterse kadını ölüme götürebileceğinin yansıması…  Uyarıyorum, izledikten sonra bir daha eskisi gibi olamayacağınız türden, sarsıcı ve gerçek bir hikâye Soraya’nın hikâyesi. Kadın olmak, iftiraya uğramak suretiyle bazı kalıplar içerisinde ipe çekilebilir olmak mıdır sorusunu akla getiriyor. Kadın olmak; sebebi toplumsal normlar, gelenek görenek mi dersiniz, örf ve adet mi… Ahlak veya herhangi bir şey? Evladı tarafından bile taşlanmayı meşru kılar mı? Varın siz verin cevabını…

Sultan Gelin (1973 – Halit Refiğ)

[youtube video_id=”JC5v3wpv4Y8″ width=”600″ height=”350″]

Günümüzde bu denli uç noktada yaşandığını alenen söyleyemesek de Anadolu’nun gelenekleri üzerine çarpıcı yaklaşımlar barındıran bir Halit Refiğ filmi…

Sultan Gelin (Türkan Şoray) önemli meblağda ve “açık arttırmayla” başlık parası karşılığında evlendirilir. Kocası, -Anadolu tabiriyle- gerdeğe girmeden kalp krizi sonucu ölür. Aile, başlık parası boşa gitmesin diye, üstelik henüz çocuk yaştaki kardeşle Sultan’ı nikâhlar. Dile kolay, tam 10 yıldır ırgatlık bir yana, “kocasını” da büyütmekle yükümlü gelinin, Veli büyüdüğünde başkasına sevdalanıp gidince nikâhı beşikteki bebeğe kalır. “Eh be! Yok, artık!” dediğinizi duyar gibiyim. Kadın olmak belki de en çok, bu güzel topraklarda bu denli zor, azizim!

Ve daha niceleri… İlk aklıma gelen filmler bunlar. Anlatılanlar bir yana, söylenmemiş kederler var daha. Neyse ki içinde yaşadığımız çağ, farkındalık yaratmaya oldukça müsait. Özellikle sinema kullanışlı ve oldukça etkili bir iletişim biçimi, dolayısıyla sektörde bu konu hakkında daha fazla proje istiyoruz. Proje demişken, değinmemek olmaz. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali ve Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali şartlar ve içerik olarak iyileştirilmeli, olgunlaştırılmalı ve güzel hedefleri olan bu festivaller mutlaka ama mutlaka desteklenmeli…

Böyle bir günü kutlamak için henüz çok erken ama anmak için geç kalmayın.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi