Antalya Büyükşehir Belediyesi & Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) işbirliğiyle 4 – 11 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek 50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 1968’den günümüze farklı kuşakların direniş biçimleri ve mücadele öykülerini konu alan “68’den Bugüne” başlıklı bir seçkiyi sinemaseverlerin beğenisine sunuyor.

Seçkide yer alan filmler, dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerinin geleneksel toplumsal hiyerarşiye aykırı konuları işleyen son dönem yapımları arasından seçildi.

“68’den Bugüne”de, 1968 Mayısı’ndan miras kalan sloganların genç kuşakların sesi olmaya devam ettiği; iktidar hiyerarşileri ve “iktidar teknolojileri”ne karşı direnişin dünyanın farklı yerlerinde, farklı biçimler altında kesintisiz biçimde sürmekte olduğu gözler önüne seriliyor.

68’den Günümüze”de, 60’lı yıllar ve sonrasında eleştirel duruşunu umutlarıyla birlikte taşıyan, kültürel bir aydınlanmanın heyecanıyla hareket eden bir gençliğin hikâyesi yer alıyor.

68’li Filmlerin Antalya Buluşması

Hippie kültürünü cazibesi ve aynı zamanda açmazlarıyla birlikte ele alan Dennis Hopper’ın yönettiği “Easy Rider”da, iki “motorsikletli kovboy” yollara düşmüş, dönemin ABD’sinin ruhunu arıyor.

Estetik anlayışıyla dönemin yenilikçi, deneysel ruhunu tamamen benimseyen Věra Chytilová’nın  “Papatyalar”ında avare ikili Marie & Marie, tuhaf serüvenleri boyunca materyalizmi hicvederken feminist hareketin taleplerini de dile getiriyorlar.

Kôji Wakamatsu’nun kışkırtıcı filmi “Meleklerin Coşkusu”, 70’li yıllar kültürel devriminin özgürlükçü getirilerinin yok edilmeye çalışıldığı, umudun azalıp öfkenin çoğaldığı, çareyi silahlı mücadelede bulanların sayısının arttığı bir döneme ışık tutuyor.

“Kutlama”nın (Derek Jarman) punk’larının uğruna asker gibi örgütlenecek bir gelecek umutları yok. Ama mevcut çürüme ve yıkımı sessizce kabullenmek yerine, içselleştirip, cüretkâr bir gösteri halinde topluma geri yansıtıyorlar.

Kitlesel isyanların büyük oranda bastırılmış olduğu 80’lerde, sistemin içinde kaybolmaksızın hayata tutunmak isteyen gençlerin imdadına müzik ve sokak kültürü yetişiyor: Kimi için kaykay (“This Ain’t California – Burası Kaliforniya Değil” – Marten Persiel), kimi için hip-hop ve mümkünse sağlam bir sokak ayaklanması “Do the Right Thing –  Doğruyu Seç – Spike Lee), kimi için punk-rock ( Wojciech Słota ve Leszek Gnoiński’nin birlikte yönettiği “Beats of Freedom – Özgürlüğün Ritmi”)

90’lara gelindiğinde, 68’in aşk baharının anısı artık fazlaca uzaklarda. Gençlerin siyasetle ilgisi yok ama hayatla da pek ilgileri yok. İntihar ve depresyon, dönem gençliğinin ‘cool’ konu başlıkları arasında. Filmlerde de özyıkım, bireysel anarşi  gibi kavramlar öne çıkıyor. (“The Living End” – Yaşamın Dibi – Gregg Araki)

Muhalif ruhların bir kısmı hala 60’ların Paris’ini / 70’lerin New York’unu özlemekle meşgulken, 2000’lerde demokrasi arayışının en sıcak adresi, Arap dünyası oluveriyor. (“Microphone – Mikrofon” – Ahmad Abdalla)

Aynı zamanda, sistemin uygulamalarını protesto etmenin tamamen güncel bir biçiminin de hayatımıza girdiği yıllar: İktidarların bilgisayar ağlarını hedef alan ‘hacktivism’… Dünyaca ünlü siber aktivist grup Anonymous’unöyküsünü gerçek tanıklarından aktaran “We Are Legion: The Story of the Hacktivists – Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi”

Değişen iktidarlar, değişen siyasi kavramlar, değişen direniş biçimleri… Çektiği siyasi video-klip’lerle tanınanRomain Gavras, ilk uzun metrajlısı “Notre Jour Viendra – Bizim de Günümüz Gelecek”te, iktidarın taraf değiştirebileceğini, ama doğasını değiştirmenin pek de kolay olmadığını hatırlatıyor. Gavras’ın distopyasında, organize zulme maruz kalmak için ‘kızıl saçlı’ olmak yeterli.

ecstasy-of-angels 1

Ecstacy of the Angels – Meleklerin Coşkusu, Kôji Wakamatsu, Japonya, 1972, 89’

Ünlü yönetmen Koji Wakamatsu’nun geç dönem pembe filmlerinden olan “Meleklerin Coşkusu”, devrimci bir grubun eylemlerine odaklanır. Gençlerin A.B.D. mühimmat deposundan silah çalıp Tokyo’da bir polis merkezine gerçekleştirmeyi planladığı saldırıyı ve grubun kendi içindeki çatışmaları konu alan film, Japon sinemasının deneysel bir örneği.

Easy Rider, Dennis Hopper, ABD, 1969, 95’

‘68 ruhunu en iyi yansıtan filmlerden “Easy Rider” Amerika’nın güneyine doğru yola çıkan iki motosikletlinin öyküsünü perdeye taşıyor. Karşı kültür filmleri arasında bir klasik olarak kabul edilen “Easy Rider”, A.B.D.’de dönemin gerilimlerini ekrana taşırken; hippi hareketinin yükseliş ve çöküşüne, uyuşturucu kullanımına ve komünal yaşama dair manzaralar çiziyor. Hopper “Easy Rider” ile 1969 yılında Cannes Film Festivali’nde En İyi İlk Film ödülünü kazanmıştı.

Daisies – Papatyalar, Věra Chytilová, Çekoslovakya, 1966, 74’

60’lar ve 70’lerin devrimci ruhu içerisinde önemli bir yer tutan feminist hareketin sinemadaki öncü örneklerinden “Papatyalar”, deneysel ve renkli anlatımı ile dönemin Çek sinemasına aykırı bir bakış açısı getirmişti. Film, Prag Baharı’ndan iki yıl önce gösterime girmiş, hükümet tarafından yasaklanmış ve Chytilová’nın 1975 yılına kadar ülkesinde çalışması engellenmişti. “Papatyalar” hâlâ tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Daisies-614x325

Do the Right Thing – Doğruyu Seç, Spike Lee, ABD, 1989, 120’

Amerikan bağımsız sinemasının önemli temsilcilerinden Spike Lee’nin büyük ses getiren ve onu dünyaya tanıtan filmi “Doğruyu Seç”, 1980′lerin sonunda Brooklyn’de azınlıkların yaşadığı bir mahallede geçiyor. Yazın en sıcak gününde giderek gerilen sinirler ve tırmanan ırkçılık bir isyana yol açar. Film gösterime girdiğinde büyük beğeniyle karşılanmış ve en iyi özgün senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilmişti. “Public Enemy”nin “Fight the Power” şarkısıyla açılan film, o yılların radikal ve politik hip-hop müziğinin etkisini de gösteriyor.

This Ain’t California – Burası Kaliforniya Değil, Marten Persiel, Almanya, 2012, 90’

Persiel’in 2012 yapımı belgeseli, özgürlük isteğinin bir yaşam tarzına dönüşmesini anlatıyor. Filmde 1980′lerin Doğu Almanya’sında kaykay kültürünü isyankar bir kendini ifade etme aracı olarak benimseyen gençlerin sistemle çatışmasına tanık oluruz. Bu başarılı kurmaca-belgesel, 2012 Berlin Film Festivali’nden FGYO- Dialogue en Perspective ödülüyle dönmüştür.

Beats of Freedom – Özgürlüğün Ritmi, WojciechSłota, LeszekGnoiński, Polonya, 2010, 73’

“Özgürlüğün Ritmi”nde, Polonya’da rock müziğin 1960’lardan komünist rejimin çöküşüne kadar esen bağımsızlık rüzgârını nasıl beslediği anlatılıyor. Belgeselde, İngiliz gazeteci yazar Chris Salewitz, Czesław Niemen’in protesto yüklü şarkılarından Polonya’lı hippilere karşı açılan davalara, olağanüstü hal döneminden Lech Wałęsa önderliğindeki Dayanışma yıllarına ve ülkede punk’ın bu olaylara paralel olarak gelişmesine uzanan birçok öykü yansıtılıyor.

Jubilee- Kutlama, Derek Jarman, İngiltere, 1978, 103’

1970′lerin punk kültüründen ilham alan yapım, bu hareketin önemli isimlerine de kamera önünde yer veriyor. Yavaş yavaş bir alt türe dönüşen ‘punk sineması’nın en önemli çalışmaları arasında kabul edilen yapımın müzikleri, Ambient’ın mucidi Brian Eno’ya ait. Jarman, kraliyet ‘ağırlığı’ ile punk’ın tuhaf ve sıra dışı buluşmasını ortaya koyarken, bu hareketin ileride içine düşebileceği açmazlara da değiniyor. “Kutlama” dönemin punk heyecanını ve gençlerin öfkesini en iyi gösteren filmlerden.

jubilee 1

The Living End – Yaşamın Dibi, Gregg Araki, ABD, 1992, 92’

Amerikan bağımsız sinemasının en özgün örneklerinden “The Living End – Yaşamın Dibi”, heyecanlı ve dışa dönük bir serseri olan Luke ile ona göre daha içine kapalı ve karamsar bir film eleştirmeni olan Jon’un öyküsünü anlatıyor. Her ikisi de eşcinsel ve HIV pozitiftir. Tuhaf bir karşılaşmanın ve Luke’un homofobik bir polis memurunu öldürmesinin ardından her şeyi boş verip bir yolculuğa çıkarlar. Bazı eleştirmenlerce “Thelma ve Louise”in gay versiyonu olarak anılan film, Yeni Queer Sinema’nın ilk ipuçlarını veriyor.

Microphone – Mikrofon, Ahmad Abdalla, Mısır, 2010, 120’

Bağımsız bir Mısır filmi olan “Mikrofon”, İskenderiye’de sanatla hayat bulan yeni bir alt kültürü anlatıyor. Halid, yıllar sonra ülkesine dönünce kentin nasıl değiştiğini görür: Artık sokaklarda hip-hop şarkıcıları, kaykaycılar, grafiti sanatçıları vardır. Halid’in hayatı da yavaş yavaş değişmeye başlar. Film, birçok ödülün yanı sıra 2011 yılında İstanbul Film Festivali’nde de Altın Lale kazanmıştı.

We Are Legion : The Story of the Hacktivists – Biz Birliğiz, Hacktivistlerin Hikayesi, Brian Knappenberger, ABD, 2012, 93’

“Hacktivistlerin Hikâyesi” bizi Anonymous’un dünyasına ve geçmişine götürüyor. Film, Anonymous öncesi siber aktivistleri inceliyor ve ardından grubun 4Chan web sitesini kurduğu yılları ele alıyor. Anonymous üyelerinin, yazarların, akademisyenlerin ve saldırılarda kilit rol oynayan bazı kişilerin görüşlerine yer verilen belgeselde, ellerinde sanal dünyada sivil itaatsizlikten başka silah bulunmayan siber aktivistlerin eylemlerinin küresel bir harekete dönüşmesinin nefes kesici evrimi anlatılıyor.

Our Day Will Come – Bizim de Günümüz Gelecek, Romain Gavras, Fransa, 2010, 95’

Remy ve Patrick’in ne dili, ne ülkesi ne de ordusu vardır: Onlar kızıl saçlıdır! Dünyaya ve onun değerlerine, ahlakına karşı İrlanda’ya, özgürlüğe doğru bir yolculuğa çıkarlar. Ancak, İrlanda’ya vardıklarında hiç de ummadıkları bir manzarayla karşılaşırlar. “Bizim de Günümüz Gelecek”, yönettiği kışkırtıcı video kliplerle tanınan, Costa Gavras’ın oğlu Romain Gavras’ın ilk uzun metrajlı filmi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi