Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Aşkın karmaşık doğası içerisinde insan doğası her zaman aradığını bulmak ile kendini yönetmiş ama aradığının tam olarak ne olduğunu da bilmediği için bu arayış içerisinde çoğu zaman ya kendini kaybetmiştir ya da arzusunu yok etmiştir. Çünkü aşkın doğasını anlamamış olan insan ile kendi doğasını anlamamış olan insan bir çarpışma yaşar ve bu çarpışma içerisine başkasını anlama olgusunun içeriye girmesi çoğu zaman karmaşanın en büyük patlaması olarak insanları yok eder ve eritir. Bu çarpışma içerisinde insan büyük arayışının öznesi olarak kaybolduğu için diğer özneyi nesneleştirip aşkı üstün bir yere kaldırır ve bu hareketler doğrultusunda ne yaptığını bilmeden bir okyanusun içerisinde bir yerden bir yere savurulur. Bu savrulma ile de kendini tanımaya çabalar ama bu tanımanın da farkında olmadığı için aşkın doğasını anlamaya kendini adar, boşa attığı her kulaçla beraber sürüklenişinin bilinmez yolculuğunu oluşturur ve bu yolculuk içerisinde göz yaşlarının hapsinde kendi için bir ölmeyenler mezarı kurar.

Bu mezarın anlatıldığı en şiirsel filmlerden biri de (500) Days of Summer’dır. Filmin ana gözleri olan adam aşkı arayan bir adamdır ama bahsettiğim gibi aşkın doğasını da çözümleyememiş olan bir adamdır. Görmediği ve bilmediği şeylere inanmanın dayanılmaz hafifliğinde doğan her insan gibi yine bir inanışın altında kendi huzurunu bulmaya çabalar ve filmin ana merkezinde olan ululuğa yani aşka inanır. Bu inanışın bir bedende somutlaşacağını da düşündüğü için hayatının kadını diyeceği o kadını aramaktadır ve ömrün yazının bu an olacağını bildiği gibi sevdiği kadının da Summer (yaz) olduğunu bilir, en azından bildiğine kendini inandırır. Film bize klasik bir aşk ve ayrılış hikayesi olarak kendini tanıtmaz ve aşkın beş yüz gününü zamansal olmayan bir doğrultuda anlatır. Bu zamansız aşk hikayesiyle beraber aşkı paylaşan iki kişinin farklı günlerine izleyici olarak yola çıkarız. Bu yolculukla beraber farklı günlerin farklı dönemlerini ziyaret ederiz ve bir döngü olan aşkın farklı mevsimlerine yolculuk yaparız. Bu farklı mevsimler duraklarında da aşkın yükseliş ve çöküş anlarına tanıklık ederiz. İzleyici olarak aşkın ne olduğunu ve bireysel olarak kendimizi tanımamız ile beraber aşkı nasıl tanırız sorusunu hep aklımızda tuttuğumuz (500) Days of Summer izleyicisi için her zaman farklı bir atmosferi olan bir filmdir. Eğer siz de bu atmosfer içerisinde kaybolmaktan haz duyuyorsanız izlemeniz gereken filmleri bu listede bulabilirsiniz!

(500) Days of Summer’ı Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

Breakfast at Tiffany’s (1961)

breakfast-at-tiffanys-filmloverss

Breakfast at Tiffany’s bir aşk filmi gibi gözükmez ilk başta. Bir kadının kendi yolculuğudur ama bu yolculuk içerisinde her zaman kendini aramanın altında bir de aşkı aramanın huzursuzluğu vardır. Filmde aşk ise iki anlamlıdır diyebiliriz. İlk olarak aşk denilince aklımıza ilk gelen anlam yüklüdür ve bu anlam iki kişinin dahil olduğu bir paylaşımla kendini gösterir. Paylaşılan sevgiyle beraber tutkunun var olduğu bu aşkın yanında filmde bir de ikinci bir aşk yer alır. Bu aşk ise insanın kendine duyduğu sevgiyle beraber hayattan aldığı tutkuyla alakalıdır. Breakfast at Tiffany’s filminin ana ve ikonikleşmiş karakteri Holly’nin yolculuğunda da bu iki aşktan söz edebiliriz. Holly’nin filmde kaçtığı aslında ikili aşklardır ama en büyük kaçışı ise kendisidir. Dönüştüğü kadından kaçan bu kadın kendisine olan tutkuyu da geride bırakmıştır ama bu geride bırakışla da beraber büyük bir boşluk içerisine girmiştir. Bu boşluktan kurtulmak için kendisine ve kendi hayatına olan tutkuyu yeniden yaratmaya çabalayan Holly aşkın mevsimselliğinde yer aldığı sonbaharı yaza dönüştürmeye çabalar.

The Way We Were (1973)

the-way-we-were-filmloverss

The Way We Were büyük bir aşkın karmaşasının bir kadının saçlarının karmaşası içerisinde kaybolması ve kadının saçlarının özgünlüğü ve öznelliği gibi aşkın da özgün ve öznel olmasının getirdiği tutkulu karmaşayı anlatır. Filmin ana karakteri dünyayı bir hareket alanı olarak görür ve bu hareket alanı içerisinde kendini ifade etmek için her zaman sesinin yükselmesi gerektiğine inanır. Bu inanış ile beraber aktivist olan ruhunu her daim ayakta tutmaya çabalar. Bu aktivist ve baş kaldırı hayatın dayattığı her şey üzerinde etkilidir ve hayatın en büyük dayattığı şeylerden biri de aşktır. Bir adamın hayatının kadınını arıyor olması da aslında hayatın büyük oyunların ve yalanlarından biridir; aynı zamanda bu büyük aşka olan inanış da insanın kendi mezarı için bir düzenektir ve insanın kendisiyle olan ilişkisini pençeleyen bir hayvansal iç güdüdür. The Way We Were ise tüm bunlara farklı bir noktadan yaklaşan güçlü bir sestir. Kadın karmaşadan tıpkı saçları gibi beslendiği için hayatının erkeğini geride bırakabilir ve onun yeni aşkının ne kadar güzel olduğunu söyleyebilir çünkü asıl güzel olanın insanın tutkuları peşinden gitmesi olduğunu artık biliyor ve deneyimlemiştir.

Annie Hall (1977)

annie-hall-filmloverss

Woody Allen’ın büyük bir adım attığı filmdir Annie Hall. Büyük bir adımın altında yatan durum ise şudur, Allen bir erkek profili için ve aynı zamanda bir kadın profili için de bir manifesto ortaya atmıştır. Özellikle Hollywoodvari bir aşk düzeneği içerisine büyük bir eleştiri getirmiştir ve büyük bir izleyici kitlesini bu yüzden peşinden sürüklemiştir. (500) Days of Summer’ın yaptığı ile bir paralellik mevcuttur iki film arasında. (500) Days of Summer içerisinde başka bir adam ve başka bir kadın ile karşılaşırız. Bu adam eril dünyanın taşıdıklarına aykırı bir adamdır ve her zaman bağlanamayan, giden erkeğin karşısında durarak bir manifesto yaratmıştır. Bununla beraber filmdeki kadın da kadın kimliğinin eril toplum tarafından yüklediklerine baş kaldırmıştır ve aşkı bekleyenden çok aşk istemeyen asi bir kadın olmuştur. İşte bu yıkıcı karakterlerin ilk tohumları Annie Hall ile beraber atılmıştır diyebiliriz ve bu yüzden de eğer farklı bir aşk hikayesi istiyorsanız izlemeniz gereken filmler arasında direkt kendine bir yer yaratır. Erkeğin manik haliyle beraber kadının kıyafetlerinin bile büyük bir mücadele olarak karşımıza çıktığı Annie Hall aşkın düzen tarafından yüklediği yükler olmadan da aşk olarak kaldığını izleyiciye gösterir.

Say Anything… (1989)

say-anything-filmloverss

Aşkı için savaş veren kahramanlaştırılmaya çabalanan erkekler arasında gözler her zaman gerçekçi bir şeyler arar çünkü erkek karakteri her zaman savaşçı olmak zorunda değildir ve gücün sembolü değildir. Bu eril toplumun getirmiş olduğu erkek ağlamaz bakış açısının tohumlarıdır ve erkekler her zaman bunun etkisiyle beraber kendilerini olduklarından büyük görerek bir şeyleri yakıp yıkmak ekseninde duyguların önemsizliğini yaratmışlardır. Bu yaratılış ile beraber de erkek karakter tek düze klişeler arasında sıkışıp kalmıştır ve bu olgular içerisinde de insan olmanın doğasıyla aşkın doğası arasındaki ilişkide büyük bir yabancı ve kurgu olarak kalmıştır. (500) Days of Summer’da Tom bu klişelerden uzak bir insandır, bir erkektir, bir kendini arayan birey ve bir aşkın yarattığı kaosta nefes almaya çabalayan bir canlıdır. Bu büyünün ise ilk ışıltılarını gördüğümüz film Say Anything…’dir. Filmde lisenin en asi çocuğu ile karşı karşıyayızdır ve bu çocuk toplumun yüklediği her şeye sahiptir daha doğrusu her şeyi benimsemiştir. Bir gün lisedeki balonun sonunda okulun en zeki kızına aşık olarak uyanır ve bu uyanışla beraber bir erkek olarak uyanışını yaşayacak ve toplumsal erkeğin dışına çıkarak benimsediklerini aşk için geride bırakacaktır, bu onu kahramanlaştırmayacak bizden biri yapacaktır.

Chungking Express (1994)

chungking-express-filmloverss

İki insanın hatta iki aynı işi yapan insanın aynı duygular ve yaşanmışlıklar üzerinden ilerleyen ve aynı duraklarda durarak içerisinde kendini oluşturan ve karşılaşmanın tarif edilemez hüznü içerisinde iki insanı buluşturan film Chungking Express. Filmde iki kişi görüyoruz, ilk yarıda bu iki kişiden ilkiyle karşılaşıyoruz ikinci yarıda ise diğeriyle. Bu karşılaşmalarımızda şunları görüyoruz ki herkesin derdi aynı noktada başlıyor ve aynı noktada bitiyor. İlişki dediğimiz okyanusun içinde herkes aslında birer küçük balık ve büyük balık diye uydurulan hayali bir varlık yok, hiçbir zaman olmadı. Denizdeki bu küçük balıklar aynı şeyleri yaşayıp aynı şeyleri hissediyor ve biz de bu balıklardan biri oluyoruz! Büyük denizler içerisinde dert ettiklerimizin gelip geçiciliği ve aşk dediğimiz dert kaynağının aslında kendi sınırlarımızda başlattığımız bir yanılgı olduğunu gösteren film (500) Days of Summer’da olduğu gibi Chungking Express’te de bir dert okyanusunun kendini unutmuş bireylerinin dertleri karşımıza çıkıyor. İki ayrı bireyin bireyselliklerini göz ardı ettikleri filmlerde aşk ulu gibi gözükürken bir profana dönüşüyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi