Her biri birbirinden kötü filmleriyle oldukça ilginç bir kariyere sahip olan İsveçli yönetmen Daniel Espinosa, sürekli daha kötü filmler çektikçe Hollywood’un da dikkatini çekmeye başladı. Hatta öyle ki; sonunda bizzat Ridley Scott, yapımcılığını üstlenerek 44. Çocuk – Child 44 filminin yönetmen koltuğuna onu oturttu. Yönetmen de bu gurur verici desteğin hakkını vererek ortaya son derece vasat bir iş koyma başarısını göstermeyi bilmiş ki, kariyerinin bundan sonrasının oldukça parlak olduğunu söylememek elde değil.

44. Çocuk her şeyden önce Rusya’da sansüre uğrayıp vizyona sokulmamasıyla adını duyurdu. Filmin, tarihi yanlış yansıttığını ileri sürerek yasaklayan Rusya Kültür Bakanlığı, gerçekten de ciddi ciddi bu savını hala sürdürüyor. Günümüzde hala bir tarihi filmin gerçekleri anlatma gibi bir sorumluluğu olduğunun düşünülüyor olması gerçekten de oldukça ilginç. Ama daha da kötüsü, aslında her sansür olayının içinde barındırdığı derin paradoksta yatıyor. Rusya Kültür Bakanlığı filmi sansürleyerek aslında onun ne kadar vasat olduğunun ortaya çıkmasını engellediği için 44. Çocuk’un ekmeğine gayet güzel yağ sürüyor. Sonuçta izlenemeyen bir filmin vasat olma ihtimali başyapıt olma ihtimalinde daha az değildir seyirci için.

Peki yönetmeni ve şu sansür meselesini geçip filme gelirsek bizleri neler bekliyor? İlk olarak hemen söylemeliyim ki bir film vasat olabilir, ki böyle yüzlerce film izliyoruz. Ama eğer bir film doğrudan kendi içinde çelişerek, insanlık adına hakaretler ediyorsa orada bir kaç kelam etmek de zorunluluk haline geliyor.

Film, Tom Rob Smith’in 2008’de yayınlanan aynı adlı romanının bir uyarlaması. Roman da, aslında 1982’de Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen bir dizi cinayet olayını hikayeleştiren ve 1993’te yayınlanan, Robert Cullen’ın The Killer Department kitabının bir serbest çeşitlemesi.  Hatta bu orijin kitaptan uyarlanan, Chris Gerolmo’nun yönettiği 1995 yapımı Citizen X isimli bir televizyon filmi de var. 44. Çocuk da bu orijin kitabın bir uzantısı aslında. Ama ondan farkı, içinde barındırdığı derin ve keskin ideolojide yatıyor. Peki nedir bu ideoloji?

Burada ufaktan bir tarih bilgisi işimizi oldukça kolaylaştıracaktır. Günümüzde tarihçiler ve araştırmacılar İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi iktidarı için faşizm tanımlamasını kullanmazlar. İnatla o iktidara Nazizm demenin önemini vurgularlar. Elbette bunun oldukça geçerli bir sebebi var: Çünkü faşizmin insanlarla ilişkisi tamamen öznelerle ilgilidir. Amaç, iktidarın istediği gibi öznelerin oluşmasıdır. Bu yüzden faşistleri devirenler çoğunlukla kendi halkı olur; artık onun öznesi olmayan halk. Ama Nazizm’de böyle değildir. Nazizm’in insanlarla ilişkisi tamamen özle alakalıdır. Çok kısa bir tarihi bilgiyle bunu hemen kavrayabiliriz. Ünlü besteci Joseph Haydn, 1797’de Avusturya Kralı II. Francis için bir eser bestelemiştir. 1841’deyse şair August Heinrich Hoffmann bu bestenin onda uyandırdığı hissiyatın da etkisiyle, daha sonra “Das Deutschlandlied” olarak anılacak şu hepimizin bildiği “Deutschland über alles” şiirini yazar. Bu tarihe paralel bir şekilde Hegel’in 1807’de “Tinin Fenomenolojisi” isimli kitabı yayınlanır. Bu iki olayın birbiriyle ilişkisi aslında Nazizm’in ne olduğunu da tanımlamamızı sağlar. Hoffmann’ın, Haydn’ın eseri üzerine yazdığı marş toplumsal olarak o döneme doğrudan ışık tutmaktadır. Marşın nakaratındaki ilk dizge “Almanya her şeyin üstündedir” cümlesiyle başlar. Bir birlik kurmaya koşar adım ilerleyen Alman Özerk Devletleri’ndeki halklar için bir birleşme çağrısıdır bu. Her şeyin üzerinde bir Almanya hayal edilir ve imrenilir. Toplumsal olarak oluşan bu fikre paralel olarak düşün alanında Hegel’in ortaya koyduğu düşüncelerse, meseleyi çok başka yerlere sürükler. Tinin Fenomenolojisi kitabında Hegel, a priori; yani her türlü deneyimden uzak, mutlak doğru, bir öz kavramını inşa etmeye girişir. Bu öz, insanların varoluşlarını temellendirebilecekleri sarsılmaz bir gerçek olarak yaratılır. Doğal olarak 1871’de Almanya birliğini sağladığında bu iki düşüncenin birleşmesi kaçınılmaz bir hale gelir. Yani her şeyin üzerinde bir Almanya hedefleyen, onun a priori Alman vatandaşları. Bu açıdan Nazizm dediğimiz dönem 1933’te iktidara geldikleri yıllara tekabül etse de aslında temeli yaklaşık olarak bu bahsettiğimiz 1800’lü yıllara dayanır.

Şimdi bu anlattıklarımızdan yola çıkarak şunu net bir şekilde görebiliyoruz. Nazizm kendisine itaat eden özneler istemiyordu; doğrudan o olan, onun olan özler istiyordu. Bu açıdan İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefik olmalarına karşın Faşist İtalya’nın, tüm baskılara rağmen tek bir Yahudiyi dahi onlara göndermemiş olması; Faşizm ile Nazizm arasında farkı çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü “öz”ü ne olursa olsun eğer iktidarın istediği bir özneyse, “Yahudi” olan birinin başka etnik gruplardan hiçbir farkı yoktur. Benzer şekilde İkinci Dünya Savaşı sonrası Stalin kontrolündeki bir faşizme evrilen Sovyetler Birliği’nde olan durum da, özle değil özneyle alakalı bir meseleydi.

İşte 44. Çocuk, burada devreye giriyor. Film, İkinci Dünya Savaşı kahramanı bir istihbarat dedektifinin iktidarla olan çatışması sonrası değişen hayatını anlatıyor. 1950’lerde Rusya’da geçiyor olmasıyla doğal olarak belli bir tarihsel imaj yaratıyor film. Fakat yaratılan imaj en başta çok yanlış. Çünkü filmin yarattığı Stalin dönemi imajı, faşist bir imaj değil. Bireylere öz atfederek onları yargılayan bambaşka bir sistem, bir anlamda Nazizm’in Sovyet temsili. Fakat ortada şöyle bir durum var; az önce Almanya’daki Nazizm’i açıklarken temelini nasıl ki yüzlerce yıl öncede buluyorsa, Rusya’da tam tersi bir durum var. Rusya’nın ideoloik tarihinde öz kavramının düşünsel ve toplumsal bir geçmişi yoktur. Doğal olarak Stalin yönetiminin derdi, tamamen kendi istediği gibi özneler yaratmak olan bir faşizmden başka bir şey değildi. Şimdi işin en can alıcı kısmı geliyor: Peki az önce de bahsettiğimiz üzere, bir filmin tarihi bir gerçeği anlatmak gibi sorumluluğu yoktur dedikten sonra niye böyle bir tarihsel gerçeklikle arasındaki ilişkiyi irdeleyen yazıya giriştik? Bunun cevabı filmin oluşturduğu bu imajla olan ilişkisinde yatıyor.

44. Çocuk, Stalin dönemini “öz”sel bir Nazizm’le suçlayarak hikayesini bunu üzerine kuruyor ve sistemi eleştiriyor. Fakat film hikayesini anlatmaya başladığında izleyiciyi bekleyen büyük sürpriz de bir anda ortaya çıkıveriyor. Çünkü 44. Çocuk, öz kavramı üzerinden sistemi eleştirirken bizzat kendisi hikayeyi “öz”sel karakter oluşumuyla anlatıyor. Yani bir karakter özünde iyiyse ama kötü şeyler yaptıysa o iyidir ve filmin sonunda hak ettiği değeri görür. Eğer bir karakter özünde kötüyse ama iyi şeyler de yaptıysa ne olursa olsun o kötüdür ve finalde ölür. Peki kimin özünde iyi ya da kötü olduğuna kim karar verecek? Yarattığı karaktere “bu aslında özünde kötü” deyip sonunda öldürdüğü üzere bunu söyleyen yönetmenin kendisi. Dahası bunu bir etik mesele olarak sunuyor, yani yapılması gereken olarak. Peki o halde asıl Nazizm’i uygulayan yönetmen olmuyor mu? Nazizm’e benzerliği üzerinden, karşı ideolojinde olanı tam da kendi Nazizm’ini ortaya koyarak ve daha da kötüsü bu ortaya koyduğun özsel anlatıyı bir a priori olarak sunmak, izleyici ve en genelinde insanlığa edilmiş en büyük hakaret değil midir?

Bu korkunç tabloyu şimdilik bir kenara koyup sinemasal açıdan 44. Çocuk’a yaklaşırsak, yazımızın ilk paragrafında bahsettiğimiz mesele burada devreye giriyor gibi. Hala ve hala duygusal yoğunluğu olan sahnelerde giren yaylılar ve ikili gerilimin olduğu sahnelerde yüzlere yapılan zoomların olması, sanki bir sanat eseriyle değil de zanaat eseriyle karşı karşıyaymış hissiyatı uyandıracak kadar filmi tek tip ve ucuz yapıyor. Senaryonun dağınıklığı ve saçmalığı bir yana – ben bugün Rus aksanıyla İngilizce konuşan Amerikan bir Rus gördüm- dış mekanların yapmacık duruşu filmin ikna edebilirliğini ciddi oranda düşürüyor. Haliyle bunca kötü şeyin arasında başarılı sanat yönetimi ve oyunculuklar da – ki Noomi Rapace,  Joel Kinnaman, Gary Oldman, Paddy Considine, Vincent Cassel, Jason Clarke ve Tom Hardy gibi birbirinden ünlü oyunculardan bahsediyoruz – güme gitmiş oluyor.

Sonuç olarak 44. Çocuk; sinemasal açıdan birkaç husus dışında vasatı aşamazken kendi içinde çelişen tehditkar söylemleriyle seyirciye hakaret etmekten geri durmayarak, ne yapmaya çalıştığı tam olarak anlaşılamayan bir film. Sonuçta kendi sapkın ideolojini çok daha ikna edici yollarla aktarmak varken 50 milyon dolar gibi bir bütçe harcamak hiç de mantıklı değil.

Her biri birbirinden kötü filmleriyle oldukça ilginç bir kariyere sahip olan İsveçli yönetmen Daniel Espinosa, sürekli daha kötü filmler çektikçe Hollywood’un da dikkatini çekmeye başladı. Hatta öyle ki; sonunda bizzat Ridley Scott, yapımcılığını üstlenerek 44. Çocuk - Child 44 filminin yönetmen koltuğuna onu oturttu. Yönetmen de bu gurur verici desteğin hakkını vererek ortaya son derece vasat bir iş koyma başarısını göstermeyi bilmiş ki, kariyerinin bundan sonrasının oldukça parlak olduğunu söylememek elde değil. 44. Çocuk her şeyden önce Rusya’da sansüre uğrayıp vizyona sokulmamasıyla adını duyurdu. Filmin, tarihi yanlış yansıttığını ileri sürerek yasaklayan Rusya Kültür Bakanlığı, gerçekten de ciddi ciddi bu savını hala sürdürüyor. Günümüzde hala bir tarihi filmin gerçekleri anlatma gibi bir sorumluluğu olduğunun düşünülüyor olması gerçekten de oldukça ilginç. Ama daha da kötüsü, aslında her sansür olayının içinde barındırdığı derin paradoksta yatıyor. Rusya Kültür Bakanlığı filmi sansürleyerek aslında onun ne kadar vasat olduğunun ortaya çıkmasını engellediği için 44. Çocuk'un ekmeğine gayet güzel yağ sürüyor. Sonuçta izlenemeyen bir filmin vasat olma ihtimali başyapıt olma ihtimalinde daha az değildir seyirci için. Peki yönetmeni ve şu sansür meselesini geçip filme gelirsek bizleri neler bekliyor? İlk olarak hemen söylemeliyim ki bir film vasat olabilir, ki böyle yüzlerce film izliyoruz. Ama eğer bir film doğrudan kendi içinde çelişerek, insanlık adına hakaretler ediyorsa orada bir kaç kelam etmek de zorunluluk haline geliyor. Film, Tom Rob Smith’in 2008’de yayınlanan aynı adlı romanının bir uyarlaması. Roman da, aslında 1982’de Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen bir dizi cinayet olayını hikayeleştiren ve 1993’te yayınlanan, Robert Cullen’ın The Killer Department kitabının bir serbest çeşitlemesi.  Hatta bu orijin kitaptan uyarlanan, Chris Gerolmo’nun yönettiği 1995 yapımı Citizen X isimli bir televizyon filmi de var. 44. Çocuk da bu orijin kitabın bir uzantısı aslında. Ama ondan farkı, içinde barındırdığı derin ve keskin ideolojide yatıyor. Peki nedir bu ideoloji? Burada ufaktan bir tarih bilgisi işimizi oldukça kolaylaştıracaktır. Günümüzde tarihçiler ve araştırmacılar İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi iktidarı için faşizm tanımlamasını kullanmazlar. İnatla o iktidara Nazizm demenin önemini vurgularlar. Elbette bunun oldukça geçerli bir sebebi var: Çünkü faşizmin insanlarla ilişkisi tamamen öznelerle ilgilidir. Amaç, iktidarın istediği gibi öznelerin oluşmasıdır. Bu yüzden faşistleri devirenler çoğunlukla kendi halkı olur; artık onun öznesi olmayan halk. Ama Nazizm’de böyle değildir. Nazizm’in insanlarla ilişkisi tamamen özle alakalıdır. Çok kısa bir tarihi bilgiyle bunu hemen kavrayabiliriz. Ünlü besteci Joseph Haydn, 1797’de Avusturya Kralı II. Francis için bir eser bestelemiştir. 1841’deyse şair August Heinrich Hoffmann bu bestenin onda uyandırdığı hissiyatın da etkisiyle, daha sonra “Das Deutschlandlied” olarak anılacak şu hepimizin bildiği “Deutschland über alles” şiirini yazar. Bu tarihe paralel bir şekilde Hegel’in 1807’de “Tinin Fenomenolojisi” isimli kitabı yayınlanır. Bu iki olayın birbiriyle ilişkisi aslında Nazizm’in ne olduğunu da tanımlamamızı sağlar. Hoffmann’ın, Haydn’ın eseri üzerine yazdığı marş toplumsal olarak o döneme doğrudan ışık tutmaktadır. Marşın nakaratındaki ilk dizge “Almanya her şeyin üstündedir” cümlesiyle başlar. Bir birlik kurmaya koşar adım ilerleyen Alman Özerk Devletleri’ndeki halklar için bir birleşme çağrısıdır bu. Her şeyin üzerinde bir Almanya hayal edilir ve imrenilir. Toplumsal olarak oluşan bu fikre paralel olarak düşün alanında Hegel’in ortaya koyduğu düşüncelerse, meseleyi çok başka yerlere sürükler. Tinin Fenomenolojisi…

Yazar Puanı

Puan - 29%

29%

29

44.Çocuk; sinemasal açıdan birkaç husus dışında vasatı aşamazken kendi içinde çelişen tehditkar söylemleriyle seyirciye hakaret etmekten geri durmayarak, ne yapmaya çalıştığı tam olarak anlaşılamayan bir film.

Kullanıcı Puanları: 3.17 ( 3 votes)
29
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi