Festivalin son günlerine yaklaşırken, izlenen film sayısı da artıyor. Festivalin bitimiyle birlikte en iyileri, en kötüleri, hayal kırıklıklarını yazacağım bir liste yapacağımı hatırlatarak günün filmlerine kısa kısa göz atalım.

Mary Shelley

a-storm-in-the-stars-filmloverss

Film, Frankestein’ın yaratıcısı Mary Shelley’nin yazmaya başlamadan önceki yıllarından başlayarak hayatının aşkı Percy Shelley ile tanışmasını ve Frankestein’ı yazmasına sebep olan olayları konu alıyor. İlk uzun metraj kurmacası Wadja ile Türkiye dahil birçok festivale konuk olan Haifaa Al-Mansour’un ikinci kurmacasında, Mary Shelley gibi önemli bir ismin hayatını anlatmak amacıyla yola çıkması yanlış bir karar olmuş. Hollywood için film çeken ilk Suudi kadın yönetmen olan Al-Mansour’a bir gömlek büyük gelen konu, yönetmenin atmosfer yaratmadaki başarısızlığıyla birleşince, ortaya Shelley’nin düşüncelerini dahi tam olarak kavrayamadığımız bir eser ortaya çıkıyor. 

Lady Bird

ladybird_filmloverss

Lady Bird, hiç kuşku yok ki hem festivalin hem de yılın en sıcak filmlerinden. Greta Gerwig, yönetmen koltuğuna oturduğu bu ikinci uzun metrajında, adeta Frances Ha’ya prequel çekmek amacıyla yola çıkıyor. Hayatının en önemli kararlarından birini almak üzere üniversite araştıran Christine’in ailesi, arkadaşları ve sevgilileriyle yaşadıkları üzerinden bir neslin ortak paydada birleşen büyüme sorunsalı masaya yatırılıyor. Dramatize etmekten ise, en acıklı sahneleri dahi seyirciyi gülümsetmek üzerine kuran Gerwig, stil olarak Baumbach’ın izinden gitse de anlattığı hikayenin de etkisiyle kendisine has bir tarz yerleştirmeye çalışıyor. Bunda yer yer başarılı olsa da, özellikle Frances Ha prequel’i algısı değişmiyor. Peki böyle olması bir sorun mu, o izleyicinin beklentisiyle alakalı.

Let The Corpses Tan

Let The Corpses Tan-filmloverss

35 mm çektikleri Amer ile cinsellik ile korkuyu harmanlayan ve seyircinin derinlerde kalmış fantezilerini bulup çıkartan eş yönetmen ve yazarlar Hélène Cattet & Bruno Forzani, Let The Corpses Tan ile karakteristik sinemalarına bu kez kendi tarzlarıyla harmanladıkları Tarantinovari bir gerilim ekliyorlar. Yazlık bir bölgede, yapılan bir hırsızlık sonucu polisin baskınıyla ortalığın savaş alanına dönmesi cinsellik, kan ve aksiyon ögeleri kullanılarak aktarılıyor. Amer’deki deriden yapılmış seksi kıyafetlerin aksine, cinselliğin en yalın haliyle verildiği filmde, gerçek ile kabusun birbirine karıştığı sahneler yönetmenlerin anlattığı hikayenin arkasında fantezilerimizle oynayarak film boyunca içinde kaldığımız aksiyonun daha çekici hale gelmesi sağlanıyor. Teknik açıdan ise özellikle ses miksajı ve kurgunun kusursuz olduğunu söylemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Professor Marstaon & The Wonder Women

Professor Marstaon-The Wonder Women-filmloverss

Bu yıl vizyona giren ve DC’nin son zamanlarda çektiği ender eli yüzü düzgün uyarlamalardan olan Wonder Woman’ın yaratılış sürecini, üçlü bir aşk hikayesi ekseninde alan Professor Marstaon & The Wonder Women, dönemin sorunlarına parmak basmak gibi bir misyonla yola çıkıyor gibi görünse de aşk merkezli bir film olmaktan ötemeye gidemiyor. Feminist bakış açısıyla yaratılan bir karakterin, yaratılış aşamasını ve yaratıcısının bu konudaki keskin düşüncelerini aktarırken feminist olmaya çaba gösterilse de, yaratılan aşk hikayesi ve karakterler arasındaki ilişki filmin kendisiyle çatışmasına sebep oluyor.  Luke Evans,  Rebecca Hall ve Bella Heathcote’ün başrollerini paylaştığı film, oyunculukların da etkisiyle keyifli izlenebilirlik vadediyor, ancak ötesine gidemiyor. 

The Mountain Between Us

kate-winslet-the-mountain-between-us-filmloverss

Idris Elba ve Kate Winslet’ın başrollerini paylaştığı, Omar ile dikkatleri üzerine çeken Hany Abu-Asad’ın yönettiği roman uyarlaması The Mountain Between Us, bir uçak kazası sonrası günlerce doğayla savaşmak zorunda kalan iki kişinin hikayesinin anlatılması konusunda bir film ne kadar kötü olabilecekse o kadar kötü. Açılış sekansından, jeneriğe kadar her anıyla, Hollywood klişeleriyle dolu olan filmde Abu-Asad, dağda mahsur kalmış iki kişinin değil de, doğayla iç içe egzotik bir tatile çıkmış iki aşığın hikayesini anlatmak üzere yola çıkmış olmalı. Açıkçası filmi izlerken, bu iki aşığın kurtarılmasından ziyade akıllardaki tek soru “ne zaman sevişecekler?” oluyor. Televizyon dizilerinden alıştığımız yakın çekimler, fondaki müzik üzerine yerleştirilen uzun bakışmalar gibi klişelerin dahi bolca yer aldığı film, sinematografisiyle ayakta durmaya çalışıyor.

Loving Pablo

_MG_2324.CR2

En baştan belirteyim, kimse Pablo Escobar’ın tüm film boyunca saçma bir İspanyol aksanıyla İngilizce konuştuğu bir filme saygı duyulmasını beklemesin. Popüler kültür, Escobar’ı hızla tüketmeye devam ederken, Netflix gibi platformlarda bu konuyla ilgili iyi projeler ve belgeseller üretilirken başrolünde Javier Bardem ve Penolope Cruz’un olması sebebiyle beklenti artarken, daha en başından keskin sınırların çizilmesi gerekiyor. Pablo Escobar’ın  evde ailesiyle, iş görüşmelerinde ise hükümetle o saçma aksanıyla İngilizce konuşmaya başlayınca ne anlattığının, filmin elindeki malzemeyi ne kadar iyi işlediğinin bir anlamı kalmıyor. Amerikanların, kendi halkını aptal yerine koyarak, yapımcıların gişe peşine düşmesi tarihe böyle gereksiz filmlerin sayısının çokluğuyla geçiyor. Peki, bu gereksiz detay olmasa film başarılı mı; asıl problem orada, bu konuda da elle tutulur bir yanı yok Loving Pablo’nun. Escobar’ın gizli ama tutkulu aşkı Virginia Vallejo ile olan ilişkisini anlatmak üzerine yola çıkan ancak ikilinin ilişkisini liseli aşıklar seviyesine indirgeyen, Escobar’ın hayatını da anlatayım diye niyetleyen ancak genel geçer, herkesin bildiği bir iki detay dışında hiçbir şey sunmayan, seyirciyi şaşırtamayan ya da içinde tutamayan bir film Loving Pablo.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi