Kısa bir açılış yazısıyla başlayalım. Bu yıl 7-17 Eylül tarihleri arasından düzenlenen 42. Toronto Film Festivali süresince, festival günlükleri adı altında izlediğim her filmi değerlendirmeye çalışacağım.

Günlüklerde önceliğim filmleri değerlendirmek olsa da, ilk günün günahı olmaz diyerek, ilk kez katıldığım Toronto Film Festivali hakkında kısaca ilk gözlemlerimi paylaşayım. Festival, şehrin büyük bölümüne yayılmış durumda ve Türkiye’den gözlemlemeye çalıştığımız uluslararası sinema sektörünün buradaki boyutlarını görmek, ufak çaplı bir şok yaratabiliyor. İşin, beni daha çok ilgilendiren basın ve film izleme olanaklarına değinecek olursam, ilk kez katıldığım bir festival olması sebebiyle kafamda birtakım soru işaretleri vardı lakin, festival alanına ayak basıp akreditasyon kartımı aldığım antan itibaren bu soru işaretleri yerini heyecana ve mutluluğa bıraktı. Basın gösterimleri bir hayli kalabalık, gösterimlerin gerçekleştiği salonlar ise son derece konforlu. Elimden geldiğince, FilmLoverss’ın Instagram hesabı üzerinden fotoğaf ve videolar ile bu detayları paylaşmaya çalışıyorum, merak edenler olur ise, oraya da beklerim. Şimdilik, lafı Toronto ile çok fazla uzatmadan filmlere geçelim.

Call Me by Your Name

call-me-by-your-name-filmloverss

Nefis müzikler, dans, leziz yemekler, tadı damakta kalan içkiler, dans ve aşk… Yaz aşkı, aşkların en güzeli, en acılısı… Sadece birkaç kelime ile tasvir etmem gerekse Call me by Your Name için bu kelimeleri kullanırım. I am Love ile büyük sükse yapan, A Bigger Splash ile ise beklentileri boşa çıkaran İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’nun Sundance’ta açılan bu son filmi 1983 İtalya’sında geçiyor. Yaz ayı için, Elio’nun ailesiyle yaşadığı evde konaklayan Oliver, göründüğü ilk andan itibaren sadece seyirciyi değil, 17 yaşındaki Elio’yu da etkisi altına alıyor ve izleyeceğimiz büyüleyici yaz aşkının ilk tohumları atılıyor. Elio’nun merkezinde olduğu bir büyüme hikayesi olarak yorumlamanın daha doğru olacağı Call Me by Your Name, hepimizin yaşadığı duyguların beyazperdede hayat bulmuş hali. Mekan seçiminin etkisiyle, yaz ayının tüm güzellikleri birbir sunulurken, aşkın tüm evreleri de, tüm katmanlarıyla işleniyor. İşin enteresan yanı, katmanlar arası bu geçişler filmi izlerken kendini hissettirmiyor, lakin film bittiğinde damağımızda “ben bunu yaşamıştım” hissiyatı kalıyor. François Ozon ve Pedro Almodovar’ın sularında yüzen Guadagnino, erotizmi de iliklerimize kadar hissettirirken bunu pornografik kalıplara sokmuyor -çok da iyi yapıyor. Sinema var olduğu sürece, ağızları açık bırakan şeftali sekansı konuşulacak, akıllardan çıkmayacaktır. Çıkaranlar olursa, hatırlatacağız ve Guadagnino’nun bunu nasıl ustalıkla işlediğini tekrar tekrar anlatacağız.

Borg/McEnroe

toronto-film-festivalinin-acilis-filmi-borgmcenroe-olacak-filmloverss

42. Toronto Film Festivali’nin açılış filmi Borg/McEnroe. Yönetmenliğini Danimarkalı Janus Metz’in yaptığı film tenis tarihine damga vuran Björn Borg ile John McEnroe arasındaki rekabete ve dostluklarının başlangıcına odaklanıyor -en azından bu amaçla yola çıkıyor. Aralarındaki efsanevi rekabet ve dostluğun başlangıcına, 1980 Wimbledon finali dönemini merkezine alan Borg/McEnroe, elindeki malzemenin varlığından bihaber olduğunu düşündüğüm yönetmen Metz’in ellerinde sıradan bir rekabetin beyazperdeye yansıması olarak, izle & geç filmine dönüşüyor. Sadece Metz’in marifetsizliği değil, senaryo ve kurgunun zayıflığı da filmin vasat olarak kalmasına sebep oluyor. Son 30 dakikasında, final maçına geçilmesiyle yaşanan gerilim filmin vites atlamasını sağlasa da, Borg/McEnroe bir televizyon filmivari olmaktan öteye gidemiyor. Eğer, günün birinde Nadal – Federer rekabeti işlenecekse, şimdiden rica ediyorum, çok daha bilir kişilere emanet edilsin!

The Killing of a Sacred Deer

the-killing-of-a-sacred-filmloverss

2000’li yılların sinema adına en önemli adımlarından olan Yunan Yeni Dalgası’nın öne çıkan temsilcilerinden Yorgos Lanthimos’un ikinci İngilizce filmi The Killing of a Sacred Deer, karakteristik bir Lanthimos filmi. Rahatsız edici açılış sekansıyla  dahi ilk andan itibaren seyirciyi şok edebilen Yunan yönetmen, birkaç saniye sonrasına eklediği diyalog ile kahkaha attırabilmeyi başarabiliyor; Lanthimos’un sırrı da biraz burada yatıyor. Seyirciye, ne zaman hangi yemi vereceği asla ön görülemiyor. The Killing of a Sacred Deer ile The Lobster’dan çok daha sert sularda gezen yönetmen, Haneke’nin Funny Games’ini andıran yapısıyla sinemasını olgunlaştırmaya devam ediyor. Steven Murphy isimli bir doktorun, ailesi ve hayatına giren genç bir çocukla yaşadıkları üzerinden bir aile yergisi olarak ilerleyen film, tıpkı The Lobster gibi ucu açık bir final ile sona ermesine karşın, yönetmenin aklından geçen tüm detayları seyirciye aktarabilmesini sağlıyor. Yönetmenin en iyi filmi olduğunu söyleyemeyiz belki ama en olgun filmi olduğuna şüphe yok.

Yorgos Lantimos bir dahi, ilerleyen yıllarda bu sözlerimi haksız çıkarabilme ihtimali olduğunu düşündüğünüz filmler çekse dahi bu onun bir dahi olduğunu asla değiştirmeyecek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi