“Denize açılmak gerekli, yaşamak gerekli değil.” Yeni Dalga’nın öncü isimlerinden François Truffaut  – les quatre cents coups – adlı yapımının son sekansında Antoine Doinel (Jean-Pierre Léaud) gözünden bu sözlerin ete, kemiğe bürünmüş haline tanık olmak hiç güç olmadı. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan bu film, ‘insan’ üzerinden zamanın ve mekanın sınırlarını sert çizgilerle çizmektedir. Rivayete göre Antoine Doinel karakterini canlandıran Léaud, yönetmenin birebir kendi hayatından beslendiği söylenilmektedir. Filmde bireylerin mizaçları arasındaki farkların yanı sıra bir de insanların içine doğdukları çevre ve konuşmak zorunda oldukları dilde vücut bulan ön kabuller vardır. 60’ların Fransız insanını, eğitimini, ilişkilerini bugün bizim salt doğal nedenlere bağlayacağımız dünyevi olaylar Truffaut sonrasında çeşitli yönetmenler tarafından devreye sokularak piyasaya sürülmüştür. Yer yer görüş ayrılıkları baş göstermiş ve bu yapım üzerinden tek tek güçlü senaryolar ortaya çıkmış olsa da Fransız sineması o dönemki ilerlemeci düşüncesi ile geleneğe duyulan muazzam saygıyı aynı potada eritmiştir.  Hepsinden öte bu filme başlamadan önce hemen her Truffaut ürünü için söylenen yolcusuz yol, yoldan yoksul yolcu kıvamında koltuğumuza kurulabiliriz.

Keskin bir realizm anlayışıyla işlenen yapım eğitim sistemine ağır bir sille çakıyor. Günümüz eğitiminin de nemalandığı bu sille belki de ‘yeni dalga’nın en uç özelliklerinden birini yansıtıyor. Film baskıcı eğitime kafa tutan Doinel çerçevesinden küçük bir çocuğun yetişkinler dünyasına olan yolculuğunun büyük bir kısmını sunuyor. Bu filmde yolculuk, benliğimizdeki bir tür iç “dekor”u yıkıyor. Truffaut, Doinel karakteri üzerinden her şeyi izleyicinin onunla özdeşleşmesini desteklemek için yapıyor. “Les quatre cents coups” bir şehrin görünümüyle başlar. Kamera apartman blokları ve çatıların üzerinde yavaşça ilerleyen kentte Eiffel kulesi görünür, bunu kesin tarih ve kesin zaman izler. Kamera bir bloğa doğru ilerlerken keskin bir tercihi yoktur, kısmen kararsızdır. Bütün pencerelerin önünde yine hangisini seçeceğinde tereddüt eder ve daha sonra bizi bir okulun sınıfına, açık penceresinden içeri sokar. Keyfi mekan, zaman ve tarih ve şimdi de aslında keyfi bir dersin ortasındayızdır. Yaratılan etki rastgele oluşmuş bir hissiyat değildir; elbette bu herhangi bir yer, zaman, tarih olabilirdi. O okul sırasının üstünde defterine tahtadakileri yazan biz olabilirdik, siz olabilirdiniz belki de biz olmuşuzdur, siz olmuşsunuzdur. Bu karanlığa doğru bir ileri kaydırma nükseder. Kendimizin karanlıkları içinde ileriye ve aşağıya doğru çekilmiş olmalıyız. “Les quatre cents coups” normal olan ile başlayıp, olağan bir hikayeyi bu denli darbe etkisi yaratarak bize zamanı gösterir, zaman tanıklığına davet eder. Karakter ve durum anlamında dikkatli ve ikna edici bir biçimde tanımlanan Antoine Doinel insan davranışını sunması açısından kabul edebileceğimiz yeterli sıradanlıktadır. Bu pür bir sıradanlıktan çok çok uzaktadır. Öyle ki bahsi geçen karakter film boyunca bütün sahneye gizliden değil, birebir gözümüze soka soka nüfuz eder. Film sunuluş tarzında kusursuz olan bir ana zemin hazırlar, ortaya tema çıkarır: geçmişin bugün üzerindeki egemenliğini gösterir. Truffaut burada görünmezi göstermek değil de, görünürün görünmezliğinin ne kadar görünmez olduğunu göstermektedir.

Bu yapımda diğer ‘yeni dalga’ tayfasına ait birtakım keskin ezgilere rastlamak kolay değil lakin yapımın nostaljik siyah-beyaz yapısı izleyiciyi bu tarz bir gayeye itmiyor. Tek bir oyuncu üzerinden koca bir kitleye hitap eden yapım temsil ettiği büyük bir kitleyi mutlak ikiyüzlülükten ziyade uç bir realizm ile yönetmenin söylemekte olduğu şeyin geleceği, büyümeleri o anki kendine özgü ezgilerden değil de, varolmayı taahhüt ettiğinden dolayı masaya yatırmayı tercih ediyor. Eğitim sistemine, sorumsuz ebeveynleri eleştiri yağmuruna tutan yapımda birkaç kez telkin edildiği gibi “bununla yetinmek, burada kalmak” gerekmez miydi? İhmalkar olmak, gizlenen şeyin başka bir yerde olduğuna, geçmişin geri geleceğine, yasanın kendisiyle ilgilendiğine, beğenildiğine ve kollandığına inanmak hevesliliğin özündedir. Kendi inancından kaygılanan, özgürlüğü görmeyi ve ona dokunmayı talep eden Antoine Doinel belki burada “kuşkucu” olarak akla gelmeli – diğerlerinden daha çok geleceğe dair inancı olduğunu kim söyleyebilir?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi