İngiliz tiyatro yönetmeni olan Sam Mendes’le büyük bir kitlenin tanışması 1999 yılına dayanıyor. 99 yılında Mendes, Alan Ball ile öyle bir işbirliğine imza attı ki 16 yıllık kült film kulaktan kulağa büyüsüyle beraber yayıldı. Şimdi bir video ile Mendes’in lensine biraz daha yakından bakalım dedik, karşınızda “Impressions: The Films of Sam Mendes”!

James Bond tahayyül edemeyeceğimiz bir zamandır sinema tarihinin ikonları arasında. Bond, James Bond’umuz, Ajan 007’miz sinema tarihinde esmerleri ile olsun sarışınıyla olsun birçok aktör tarafından hayata geçirildi ama stilinden hiçbir şey kaybetmedi. Şimdi de vizyonda Bond kuşağının yeni meyvesi Spectre gösterimde. Hazır Bond ile aramızda sıcağı sıcağına bir bağ varken Spectre ve bir önceki Bond filmi Skyfall‘un yönetmeni Sam Mendes ile ilgili birkaç kelam etmek istiyordum. Tam da bu isteğime cevap veren bir video ile karşılaştım. Sam Mendes’in yönetmen koltuğunda oturduğu beş filmden sahnelerin derlendiği video ile Mendes için neler dile dökebileceğimi ve neleri dökemeyeceğimi anladım.

Impressions: The Films of Sam Mendes ile Sam Mendes Sineması!

Art of the Film hesabının Vimeo sayfasında yayınlanan videoda Mendes’in merceğinin nelere çevrildiğini görüyoruz. Mendes’in beş filminden, American Beauty (1999), Road to Perdition (2002), Jarhead (2005), Revolutionary Road (2008) ve Skyfall’dan (2012) oluşan videoda Mendes’in kendine has oluşturduğu tarzını yakalayabiliyoruz. Benim perspektifimde videonun birkaç dönüm noktası var, bu dönüm noktaları Mendes’in yönetmenliğinin sıfatları gibi. İlk olarak yönetmenin ışık ve gölge anlayışını görüyoruz. Filmlerinde yönetmen, figürlerinin silüetlerini bolca kullanıyor. Işığın içerisinde kaybolan bu figürler bir ululuğun himayesi altına giriyor. Işığın o üstünlüğünde kaybolan karakterler hem gizemli bir havaya bürünürken bir yandan da özgürleşiyorlar. Bond’un gözlerine vuran ışık gibi figürler gölgeler dünyasında kendilerini var ediyorlar, ortaya çıkıyorlar. Fakat bu ortaya çıkış doğru yerde ve doğru zamanda oluyor. Aynı zamanda bu ışığın içinde yok olan karakterler ortaya bir şey atıyorlar, bir bütünün parçası olma hissi. Figürlerin sadece silüetlerinin Mendes tarafından kameraya hapsedilmesi fakat bu silüetlerin arkasındaki şairane manzaralar ve görüntüler büyük bir varlığı işaret ediyor. Bu büyük varlığın bizden üstün olduğu ve hepimizin bu bütünün içinde birer dişli olduğumuzu hissettiriyor.

Mendes’in ışık ve gölge ile oynayarak bizi bir bütünün parçası hissini uyandırdığı başka bir boyut daha var ve bunu videoda detaylı bir şekilde izleyebiliyoruz; ev! Evi hem somut hem de soyut halleri ile kullanan Mendes’in kamerasından birçok şehir manzarası ve “yuva” imajı yakalıyoruz. Fakat tüm bu imgelerle beraber insan yine küçülüyor. Şehrin karşısında duran gözlerimiz, şehrin üstünde uçan gözlerimiz, şehrin kalabalığına kapılmış gözlerimiz hep aynı boşluk ile dolup taşıyor. Bu kaosun ve üstünlüğün içinde bireyler yalnızlığın ve izole olmanın verdiği korku ile yuvalarına dönüş mücadelesi veriyor. Fakat Mendes’in yuva tasvirleri de, çektiği ev görüntüleri de “soğuk” olmaktan öteye gitmiyor. İnsan içerisinde benimsediği bu yalnızlık ile nereye giderse gitsin karşılaşıyor. Büyük öteki olan, toplumun ve birlikteliğin içinden insan nereye kaçarsa kaçsın kaçamıyor ve Mendes bunu kamerasıyla çok güzel yakalıyor. Şehrin ışıklarına zıtlık olan evlerin ışıksızlığı, gölgede kalmışlığı tıpkı karakterlerin silüetleri gibi bir özellik içeriyor. Şehrin dişlisi olan evlerimiz aslında toplumun getirdiği her şeyin birer mikro kozmosu oluyor. Tıpkı gölgede kalan figürlerin bir ululuğun parçası olması hissi yuvalarımız için de geçerli oluyor Mendes’in kamerasında.

Dikkat çekmek istediğim daha doğrusu benim dikkatimi çeken bir özelliği daha var videonun. O da ölüm ve yaşam arasındaki döngünün sorunsalı. Yaşamın zıttı olarak birçok akla direkt ölüm gelir fakat halbuki ölüm yaşamın zıttı değildir. Ölüm yaşamın bittiği yerde başlar, vuku bulur. Yaşam ile ölümün arasında bir zıtlık değil bir devamlılık vardır. Zıtlık olabilmesi için ölüm ve yaşamın bir noktada kesişmesi gerekir ancak ne ölüm yaşamın ne de yaşam ölümün alanını işgal eder. Paralel giden doğrular gibidir yaşam ve ölüm, kesişmeden birbirlerine değmeden aynı rotada ilerlerler. Impressions: The Films of Sam Mendes videosunda bunu çok net bir şekilde görmüyoruz am bir şeyler seziyoruz simetrinin ve doğrusallığın ağır bastığı sahnelerde. Mendes ölümün ve yaşamın birbirine yaklaştığı o sahnelerde ya da ölümün gölgesinin yaşamın üstünde olduğu, sezinlendiği sahnelerde hep bir simetri ve doğrusallık kullanıyor. Bu doğrusallığın bir tarafı yaşam bir tarafı ölüm ya da bu simetride ölüm ile yaşam birbirinin üstüne kapanmasa da ortada olan bu iki ululuk sahnedeki paralellik ile bence Mendes tarafından izleyiciye veriliyor. Videoda da gördüğümüz gibi iki farklı filmde iki farklı karakterin yansımasında yaşamı ve ölümü görüyoruz. Karakterlerin benliği ile camdaki yansımaları arasındaki o kesişmeyen ve paralel giden imajlar bir filmde yaşamı hissettiren manzara ile diğerinde ölümü hissettiren manzara ile “süsleniyor”. Mendes’in usta gözünün ürünleri olan bu beş filmin epik bir müzik eşliği ile bir araya gelişini izlemek isterseniz sizi videoya davet ediyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi