2009 yılında Avatar’ın vizyona girmesiyle birlikte sinema dünyası için unutulmaya başlanan eski bir çağ yeniden başlamış oldu. Avatar’ın sunduğu 3 boyutlu görsel şölen izleyiciyi mest ederken, James Cameron’un kazandığı hatırı sayılır gelir de yönetmenlerin ve yapımcıların ağzını sulandırdı. Gösterime girdiği ilk 5 ayda 2.721.000.000 $  gibi inanılmaz bir başarı yakalayan film, ünlü yönetmenin kendisine ait olan rekorunu geliştirmesine,  ağzı sulanan yapımcılarınsa berbat filmler çıkarmasına sebep oldu.  2009 yılında Avatar’la yeninden icat edilmiş gibi yayılmaya başlayan 3 boyut teknolojisinin sinemaya artısı mı yoksa eksisi mi daha fazla tartışmadan önce geçmişine kısaca bir göz atalım.


Bir trenin gara gelişini anlatan “Bir Trenin Gara Gelişi” (L’Arriveé du Train) ile sinemanın başlangıcını yaptıkları kabul edilen Lumiére kardeşlerden çok daha önce 3 boyut teknolojisi icat edilmişti. Lumiére kardeşlerin filmin gelişiminde kullandığı gibi 3 boyutlu filmlerin gelişiminde de “fotoğraf” başlangıç noktası olmuştur. Sir Charles Wheatstone, 1838 yılında iki gözün yakınlığı kadar yakınlıkta kullanılan 2 ayrı kamera ile çekilen fotoğrafların, belli bir mesafeden, birleştirici gözlük yardımıyla bakıldığında derinlik algısının artmasıyla ortaya 3 boyutlu bir fotoğraf çıktığını keşfetmiştir. İşte bu keşif, 50 yıl sonra William Friese Greene’e rehberlik eder. William, geliştirilen icadın patentini almasıyla 3 boyutlu filmlerin çekilmesine öncülük eden kişi olarak tarihe adını yazdırmıştır.


3 boyutlu filmlerin izlenebilmesi ile ilgili çalışmaların devamında anaglif gözlüklerin kullanılmasıyla ilgili çalışmaları Alman Wilhelm Rolman başlatmıştır. Kırmızı ve mavi camlar ile mavi ve kırmızı çizgiler kullanarak görüntüler oluşturmayı başaran araştırmacının metodunu geliştiren dahi Fransızlar D’Almeida ve Hauron bu gözlükleri kullanarak slayt gösterisi yapan ilk kişiler oldular. Fotoğrafçıların çılgın denemelerinin ardından 3 boyutlu ilk film, 1922 yılında Los Angeles’daki Ambassador Hotel Theater’da gösterilen “The Power of Love” oldu. Böylece ilk 3d film izleyici ile buluşmuştu.  Ancak, yönetmenliğini Nat Deverich’in yaptığı, Niagara şelalesinin görüntülerini dansçı kadınlarla birleştiren The Power of Love, inanılmaz bir heyecan yaratsa da hemen ardından çekilen başarısız denemeler bir anda ilginin kaybolmasına yol açtı.


Çeşitli ülkelerde, çeşitli sektörlerde, birçok denemenin ardından, 3.boyut; 1940’ların sona ermesiyle birlikte en popüler dönemine giriş yapmış oldu.  1952’de Bwana Devil – İlk renkli 3D film olma özelliği de taşıyor – bu popüler dönemin başlangıcıdır. Dünya savaşlarının sona ermesinin ardından, savaşların yaralarını sarmakta olan insanlar 3.boyuta yoğun ilgi göstermişlerdir. Bu ilgi tıpkı günümüzde olduğu gibi birçok stüdyonun 3d filme yönelmesiyle o günlerde de 3 boyutlu filmlerin hızlı bir şekilde artmasına yol açtı. House of Wax, Man in the Dark, It Came from Other Space ve The Robot Monster bu artışta gerçekten başarılı olan filmlerden sadece birkaçı.


Altın çağını yaşadıktan sonra 3 boyutlu filmler yavaş yavaş yerini kaliteli, derin mesajları olan filmlere bırakmaya başladı. 90’ların sonunda yeniden ortaya çıkma denemeleri – hepimizin hatırlayacağı üzere yılbaşlarında dağıtılan kırmızı mavi gözlüklerin anlık yarattığı heyecanlar dışında – başarılı olamadı. Ta ki, yazının başında bahsettiğim gibi, Avatar’a kadar…


Avatar’ın ardından birçok 3 boyutlu film çekilmesinin yanı sıra eski filmler de 3 boyut teknolojisine göre yeniden uyarlanıp sinemalarda gösterilmeye başlandı. Öyle ki televizyon üreten firmalar bir dakika bile beklemeden 3 boyuta uygun televizyonlar üretmeye başladı. Çünkü 3d herkesin ilgisini çekmeyi başardı ve bunun sonucunda filmler ne kadar kalitesiz olursa olsun yalnızca 3 boyutlu olduğu için sinema salonlarını doldurmaya başladı. Hatta 3d olmasa vizyona bile giremeyecek filmler, uzun süre box office’in üst sıralarında kendilerine yer buldular. Son zamanlarda vizyona giren; Piranha 3d, The Darkest Hour, ve tabii ki Türk yönetmenlerin eksik kalmamak adına denediği Cehennem 3d, rezalet üç boyut filmlerinden sadece birkaçı.


Açıkçası Charlie Chaplin filmlerini delicesine özlediğim şu günlerde, yalnızca para kazanmak için çekilen filmlere yeni bir sektör hazırladığı için 3d teknolojisine karşıyım. Bu demek değil ki 3d çekilen filmleri beğenmiyorum ya da hepsi başarısız. Sadece art niyetli yapımcılara, yönetmenlere yeni bir zemin oluşturduğu ve onlara seyirciyi “aptal” yerine koyma imkanı verdiği için ön yargımı yıkamıyorum. Yoksa Avatar’ın sunduğu görsel şöleni inkar etmek mümkün mü? 


3d teknolojisinin daha önceden olduğu gibi yeniden raflara kalkacağını, popülaritesini yitireceğini sanmıyorum. Yeni bir teknoloji gibi önümüze konulan 3. boyut, yönetmenler tarafından daha yararlı bir şekilde kullanılmaya başlanacaktır. Teknolojinin her geçen gün gelişmesiyle birlikte sinema sektörü, çürük elmaları eleyecek ve karşımıza gerçekten başarılı filmler çıkartacaktır. Sadece o zamana kadar değerli vaktinizi boşa harcamamak adına film seçimi yaparken dikkatli olmanızı tavsiye ediyorum.


Son olarak, film çekmekten anlamayan ancak film izlemeyi çok seven biri olarak şöyle bir hayal kursam?  Parayı umursamadan yeni bir film çekilmiş olsa ve yönetmen Modern Times’ı örnek alsa. Ya da bizleri bir Terminal’e götürse de içimizi ısıtsa. Şener Şen girse sahneye uçakla, ne dersiniz hoş olmaz mı? Masallar diyarına üç boyutsuz girsek “Büyük bir balık” yakalasak, ya da hapishanedeki Andy Dufresne olsak, birazcık ağlasak… E tabi kim dinler beni orası muamma, sonuçta önce “para”. Ancak tüm bu filmler gibi 3 boyutsuz yüzlerce güzel film olduğuna göre varsın siyah beyaz olsun varsın sessiz film olsun. Bu da benim naçizane hayalim olsun.  

Utku

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi