Hollywood’un şaşaalı dünyasından ruhumuzun derinliklerine inmeyi başaran Avrupa sinemasının başarılı örneklerine, devasa bütçeleriyle görsel şölen sunan blockbuster yapımlardan bir telefon kamerası yardımıyla çekilen mikro-bütçeli bağımsız filmlere kadar oldukça geniş bir yelpazeye yayılan, sinemayla iç içe olduğumuz bir yılı geride bıraktık. Bu yıl, her yıl yaşanan “Bu film, bu yılın filmi değil” tartışmalarını sona erdirebilmek adına vizyon takvimini değil, filmin yıl içerisinde Türkiye’de prömiyer yapmış olmasını odak noktamıza alarak 2015’in en iyi filmlerini içeren seçkimizi oluşturduk.

Katkıda Bulunanlar: Batu Anadolu, Ekin Can Göksoy, Ecem Şen, Emre Serbes, Gizem Çalışır, Gözde Hatunoğu, Kerem Duymuş, Okan Toprak, Özge Yağmur, Serdar Durdu, Tolga Demir, Utku Ögetürk

2015’in En İyi Filmleri

20. The One I Love

the-one-i-love-filmloverss

The One I Love yılın sürpriz bağımsız filmlerinden biriydi. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Coherence’i andıran bir bilimkurgu olan film şu soruya cevap arıyor: “Sönmüş bir aşk canlandırılabilir mi?” Yönetmen Charlie McDowell cevabı ararken klasik yollara sapmıyor. Terapistlerinin yönlendirmesiyle bir kır evine giden çiftimiz, orada kopyalarıyla karşılaşıyor ve kadın-erkek ilişkileri oldukça ilginç bir noktadan masaya yatırılıyor. The One I Love’ın bir paralel evren bilimkurgusu mu, yoksa başka bir gizemin parçası mı olduğu sorusu film boyunca kafanızı kurcalıyor. Zaten McDowell ortaya attığı sorulara net cevaplar vermeye kaçındığı için cevabı bulmak seyirciye düşüyor. Sonlara doğru tırmanan gerilimle şaşırtıcı bir finale yürüyor film. Havada bıraktığı sorulara rağmen, yılın en kışkırtıcı bilimkurgusuyla karşı karşıyayız.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

19. Yearning

hasret-yearning-filmloverss

İngiliz asıllı yönetmen Ben Hopkins, ulaşmaya çalıştığı Werner Herzog sinemasından izler taşıyan son filmi Hasret’le tadı damağınızda kalacak benzersiz bir sinema deneyimi yaşatıyor. İki bölüm olarak ele aldığım filmin ilk kısmı; kentsel dönüşüm ve iktidar-birey çatışması üzerine bir belgesel tadındayken ikinci kısmı; İstanbul’un merkeze alındığı absürd bir hikayeye dönüşüyor. Şehri kıskanılası bir tasvirle içselleştiren Hopkins’in kadrajından İstanbul, Ara Güler’in eski fotoğraflarını da referans alarak kentin hayaletlerinin peşine düşüyor. Üstelik bunu yaparken unutulmaz bir tangoyu, Seyyan Hanım’ın Hasret şarkısını da filmle bir bütün haline getirmeyi başarıyor. Gerek Türkiye’nin son dönem gündemini özgün ve cesur bir dille ele alışı, gerekse özellikle ikinci bölümdeki siyah beyaz sinematografisiyle yılın en başarılı filmlerinden.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

18. Sarmaşık

sarmasik-filmloverss

Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metraj çalışması Sarmaşık, yapım sürecinden itibaren merakla beklenen ve takip edilen bir yapımdı. Samuel Taylor Coleridge’ın The Rime of the Ancient Mariner – Yaşlı Gemici isimli eserinden izler taşıyan filmde Sarmaşık isimli gemi tahliye limanı olan Angola’ya gidecektir. Ancak, sefer devam ederken geminin armatörü iflas eder ve geminin kaptanı kendisine ulaşamaz. Uzun süredir maaşını alamayan mürettebat gemiden ayrılırken, gemiyi olası tehlikelere karşı koruyabilmesi için altı kişinin gemide kalmasına karar verilir. Kaptan Beybaba, makineden Kürt, gemicilerden Alper, Cenk ve Nadir, usta gemici sıfatıyla da İsmail gemide kalır. Karaya çıkmaları için neredeyse hiçbir sebebi olmayan bu altı kişi için yatarak para kazanmak başlarda keyifli gelse de erzağın tükenmesiyle bu durum yerini işkenceye bırakıyor. Dünyanın en başarılı bağımsız yapımlarının yer aldığı Sundance Film Festivali’nde yarışan, Antalya Film Festivali’nden en iyi film ödülüyle dönen  Sarmaşık yarattığı beklentiyi fazlasıyla karşılamayı başararak yılın en iyi filmlerinden biri olarak adını 2015’e yazdırdı. Yıllar geçtikçe ülke sinemamız adına daha da önemli bir noktada konumlanacaktır.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

17. Goodnight Mommy

ich-seh-ich-seh-goodnight-mommy-filmloverss

Severin Fiala ve Veronika Franz’ın birlikte yazıp yönettikleri Avusturya yapımı gerilim filmi Goodnight Mommy, 9 yaşındaki ikiz kardeşlerin estetik ameliyatı geçiren annelerinin eve geri dönmelerinin ardından yaşanan enteresan olayları konu alıyor. Çocuklar yüzü bandajlı kadının anneleri olduğuna inanmazken, gerçeği araştırmaya da kararlıdırlar. Haneke’nin Funny Games’ini anımsatan ve gerilimi son ana kadar hissettiren Goodnight Mommy bir ilk film olmasına rağmen usta bir yönetmenin ellerinden çıkmış izlenimi verirken çekildiği bölgenin doğal güzelliklerini seyirciye aktarmakta da son derece başarılı oluyor. Haklı ve haksızın her dakika yer değiştirdiği film seyircinin zihniyle oynamayı başarıyor. Filmin ardından yapmamız gereken tek şey Severin Fiala ve Veronika Franz isimlerini bir kenara kaydedip gelecek projelerini heyecanla takip etmek.

16. 45 Years

45-years-filmloverss

Britanyalı yönetmen Andrew Haigh’in ikinci filmi 45 Years / 45 Yıl, kalp ameliyatı sebebiyle 40. evlilik yıldönümlerini kutlayamayan bir çiftin 45. yıl dönümlerinden önce karşılaştıkları şok edici bir olayla birlikte kendi evliliklerini sorgulamalarını anlatıyor. Sakin bir anlatım içinde, Charlotte Rampling ve Tom Courtenay gibi iki büyük oyuncunun rollerine adeta bir ders niteliğinde yaklaşımı ile film benzerlerinden ayrılıyor; hikayenin orijinalliği ile de kendini basit bir evlilik krizi olmaktan kurtarıyor. Haigh’in Weekend’den sonra rüştünü ispatladığı bu film kuşkusuz yılın en iyilerinden. Berlin Film Festivali’nde hem Rampling’in hem de Courtenay’ın en iyi oyuncu ödüllerini aldığını da hatırlatmadan geçmeyelim.

15. Inside Out

ters-yuz-inside-out-11-filmloverss

Pixar, 2006 yılında Disney’e satılsa da Walt Disney Animation Studios’un yapımlarının kazandığı başarı ile küçük bir mücadelenin başladığı kesin. Inside Out ise son yıllarda Pixar’ın elinden çıkan en başarılı film olarak bu mücadelede kozları yeniden Pixar’ın eline veriyor. Ailesiyle Minnesota’dan San Francisco’ya taşınan küçük Riley’in geçiş döneminde yaşadığı sancılar, bizzat beyninin içinde verilen mücadeleyle anlatılıyor. Nolan-vari bir yaklaşımla, aileye dair çatışmalar eğilip bükülebilen bilimsel yaklaşımlarla ele alınıyor. Filmin en büyük becerisi de dışarıda yaşananlardan ziyade beynin içinde kurduğu sınırsız dünyada istediği kadar at koşturabilmesi ve bu esnada birçok filme gönderme yapmayı da ihmal etmemesi. Inside Out’un en büyük eksikliği belki de Toy Story, Wall-E ya da Up’taki kadar duygusal anlamda sinemaseverleri yakalayamaması. Yine de izleyicinin beklentisi; Cars 3, The Incredibles 2 ve Finding Dory gibi devam filmleri yerine Pixar’ın böyle zekice filmlerle karşımıza çıkması.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

14. El Club

el-club-pablo-larrain-filmloverss

Son dönem Şili sinemasının en önemli figürlerinden biri olarak sivrilen Pablo Larraín, özellikle tarihi politik filmleriyle yarattığı eleştirel dili her geçen gün bir adım daha öteye taşımaya devam ediyor. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı’yı kazanan son filmi El Club da, yine yönetmenin politik dilinin etkisinin görüldüğü bir yapım. Fakat burada artık Larrain’in meselelere daha derinlemesine nüfuz etme çabası içine girdiğini de şahit oluyoruz. Şili’nin belki de üstü en sıkı şekilde kapatılmış olaylarından olan Kilise’deki pedofili vakaları üzerinde eğilen yönetmen bir de bunu dini inancın temelleri üzerinden anlatmayı seçince ister istemez karşımıza dev bir eser çıkıyor. Ayrıca yönetmenin bu son filminde sinematografik olarak farklı alanlara yönelmesi de festivaller de dikkat çekmesini arttıran unsurlardan biri oldu. Çünkü filmin konusu izleyicinin ilgisini hiç çekemese bile ortaya konan sinematografi kesinlik inanılmaz bir çekiciliğe sahip.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

13. The Duke of Burgundy

the-duke-of-burgundy-filmloverss

Katalin Varga ve Berberian Sound Studio filmleriyle kendine has bir izleyici kitlesi yaratmış olan Peter Strickland; kesinlikle 2015’in en iyi filmlerinden biri olan son filmi The Duke of Burgundy’de sinemasal dehasını felsefeyle birleştirerek ortaya oldukça etkileyici, kuramsal bir film anlatısı bırakıyor. Hani kimi filmler anlatılamaz yaşanır minvalinde sözler söyleriz ya; işte, birbirine aşık iki kadının erotizm dolu ritüelleri üzerinden ilerleyen The Duke of Burgundy tam olarak bu statüde bir film. Zira, film ile ilgili yazılıp çizilen her şey onu anlatmaya çalışıyor; fakat The Duke of Burgundy’nin amacı yaşanmak, üzerine düşünülmek. Senaryosundan, oyunculuklarına; yönetiminden, sahne düzenlemesine; görsel efektlerinden, ses tasarımına ince ince işlenmiş bir filmle karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte yarar var. Her şey öylesine saf ve pürüzsüz bir şekilde işleniyor ki karşımızdaki filmin tam anlamıyla bir sanat eseri, bir felsefe metni, yapısökümsel bir inceleme olduğunu söylemek bile oldukça heyecan verici.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

12. Carol

carol-cate-blanchett-filmloverss

Patricia Highsmith’in 1952 yılında kaleme aldığı romanı The Price of Salt’un sinemaya uyarlanmasıyla ortaya çıkan film, Carol, Todd Haynes’ın başarılarına bir yenisini daha ekledi. Bir kadın tarafından yazılmış ve lezbiyen bir aşkı anlatan romana, bir erkek yönetmenin getireceği bakış büyük bir merak konusu olsa da, zaten homoseksüel olan bir yönetmenin böylesine bir konuda hassas olmaması beklenemezdi. Nitekim Carol, Highsmith’in anlatmak istediklerini oldukça özümsemiş ve uyarlandığı kitaba sadık, başarılı bir film olarak değerlendirilebilir. Dönemin şartları göz önüne alındığında eşcinselliğin konu olduğu öykülerde, filmlerde eşcinsel karakterin öldürüldüğü ya da cezalandırıldığı yani yanlışlandığı bir dünyada Highsmith’in romanı ne kadar evli ve çocuğu olan bir kadının kendisinden yaşça küçük bir başka kadına duyduğu aşkı ve yaşadıkları küçük heyecanları, dokunuşları uzun uzadıya ve hissede hissede anlatıyorsa; Haynes da filmine bütün detayları o denli hissederek yerleştirmiş. Cate Blachett ve Rooney Mara’nın oyunculuklarındaki başarıları da filmde adeta parıldamalarını sağlarken, Carol yılın en başarılı filmlerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

11. Youth

youth

Hayata dair bilgece söylediği sözleri, insanın hayal gücünü zorlayan görsellikle destekleyen bir anlatım ustası olan Paolo Sorrentino’nun son filmi Youth, yönetmenin adına yaraşır bir şaheser olarak bu yılın en akılda kalan filmlerinden biri oldu. İki eski dostun yaşamlarının son evresinde İsviçre Alpleri’nde bir spa otelinde geçen hikayeleri, sadece geride kalan gençliğe bir güzelleme olmanın ötesinde hayat dediğimiz olguyu esaslı biçimde ele alan ironik bir sorgulamaydı. Sorrentino’nun karakterleri, hayata düz bir perspektiften bakmak yerine onu alaycı bir edayla yaşayan ama içten içe ciddiye alan bir mizaca sahiptir. Bu tavır, Youth’un iki karakteri Fred ve Mick’de de böyleydi. Her ne kadar iyice yol aldıkları hayatta birbirlerinin anti tezi gibi dursalar da, bir puzzlenin iki parçası gibiydiler. Bu yüzden birbirlerini iyi anlıyorlardı her ne kadar vardıkları son farklı olsa da. Sorrentino’nun Roma’ya duyduğu aşkı simgeleyen La Grande Bellezza’nın ardından gelen Youth, hayata duyulan aşkın bir simgesi olarak hafızalardaki yerini aldı.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

2015’in En İyi Filmleri

10. The Look of Silence

the-look-of-silence-joshua-oppenheimer-filmloverss

2012’de “The Act of Killing” ile 1960’larda Endonezya’da 1 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan katliamları, bizzat katillerin yeniden canlandırmalarıyla anlatan Joshua Oppenheimer, bu sefer olaylara maktullerin tarafından bakıyor. Gözlük teknisyeni Adi’nin abisinin katillerinden özür beklentisi, tam da mesleğine atıfta bulunulurcasına görmezden geliniyor. On yıllardır acılarının yasını tutamamış insanların bir umut kırıntısının peşinden koşması ile kendi tarihimiz arasında bağlantı kuramamamıza imkan yok. Oppenheimer, birçok belgeselcinin yapamadığını yapıyor ve bu belgeselde aslında Endonezya’yı değil; ABD’yi ve çok uluslu firmaların çıkarlarını anlatıyor. Noah Chomsky’nin Latin Amerika’ya bakış perspektifinin ve medyanın da bu çıkarlara alet olmasının, sadece o bölgeyle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Yine de tüm bu acının ortasında film oldukça dingin, çünkü gücünü insanın içinde saklı kalan iyilikten alıyor ve var olan düzeni en iyi bildiği şekilde tehdit etmeye devam ediyor.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

9. The Lobster

the-lobster-farrell-filmloverss

Yorgos Lanthimos’un gösterildiği festivallerden övgü ve ödülerle dönen son filmi The Lobster birçok eleştirmenin yılın en iyileri listesine girmeyi başararak bu başarısının tesadüf olmadığını kanıtlamış oldu. Tanıtımlarında ve hakkında yazılan yazılarda distopya olarak bahsedilen The Lobster’ın bir distopya olmadığını, tam tersine yaşadığımız dünyaya ve geleceğimize ayna tuttuğunu düşünüyorum şahsen. Bekar kalmanın yasak olduğu bir dünyayı ve eşinden ayrılan ya da eşi ölen insanların bir otele yerleştirilip zorla çift haline getirilmesini anlatan bu tuhaf film aslında tam da modern zamanların bireyler üzerinde yarattığı baskılardan beslenmiş. Bu süreci başarısızlıkla geçiren bireyleri kendi seçtikleri bir hayvana dönüştüren sistem ya benim istediğim gibi ol ya da var olama diyor aslında insanlara. Filmi ikiye bölen yönetmen ilk yarıda bu acayip faşist düzeni resmederken ikinci yarıda bu düzene baş kaldıran asilerin arasına sokuyor bizi. Ve gerçek aşkın her baskıya karşı durabileceğini söylüyor. Ya da belki söylemiyor? Finalini soru işaretleriyle süsleyen yönetmen bu kararı galiba seyirciye bırakmış. İyimserseniz mutlu, değilseniz insana dair hayal kırıklıklarıyla çıkacaksınız sinemadan. Sistemi ve karşısındakileri anlatırken kimi zaman düşülen tutarsızlık tuzağını hoş görürseniz (ki film bu hoşgörüyü sonuna kadar hak ediyor) çok keyifli ve ilginç bir sinema deneyimi yaşayacağınız garanti.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

8. The Witch

the-witch-filmloverss

Prömiyerini yaptığı Sundance’ın “en ürkütücü filmi” olarak tanımlanan The Witch, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden, New England’daki cadı avlarından esinleniyor. Robert Eggers’in bu ilk uzun metrajlı filmi, muazzam sinematografisiyle öne çıkarken aynı zamanda İncil’den yaptığı alıntılarla dini göndermerle dolu. Korku türünün tüm gerekliliklerini yerine getiren The Witch, türün hayranlarına unutulmaz bir seyirlik sunuyor. Geriye dönüp baktığımızda 2015’in en iyi korku filmi olarak hatırlayacağımız The Witch, bu ünvanı sonuna kadar hak ediyor!

7. Inherent Vice

gizli-kusur-inherent-vice-34-istanbul-film-festivali-filmloverss

1970’li yılların Amerika’sını, uyuşturucu kartellerini, Vietnam Savaşı’nın çıkmasını isteyen gizli güçleri, dini tarikatleri ve tüm bu grupların içinde kafası sürekli dumanlı olduğu için etrafında dönüp bitenlerin ne olduğunu bir türlü anlayamayan hippileri anlatan Paul Thomas Anderson; There Will Be Blood ve The Master’dan sonra Inherent Vice’da da Amerikan tarihinin ‘muhteşem’ masalını anlatmaya devam ediyor. Her sahnesinde ince ince işlenen sanat yönetimi, devasa bir renk paletinden beslenen ve kesinlikle film okullarında detaylıca üzerinde durulması ve incelenmesi gereken sinematografisi, belirli bir titizlikle seçildiği her halinden belli olan film müzikleriyle Inherent Vice; kesinlikle 2015’in en iyi filmlerinden biri.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

6. Sicario

sicario-dennis-villeneuve-filmloverss

Hollywood’a uzandıktan sonra sinemasındaki tekinsizlik teması gittikçe başat bir hale gelen Denis Villeneuve’ün, gün geçtikçe kendine has bir çizgi kazanması hiç kuşkusuz ileriye dönük büyük umutlar beslememiz için oldukça iyi bir sebep. Hele ki son filmi Sicario, büyük bütçesi ve aksiyon macera türüyle olan dirsek temasıyla birlikte yönetmenin filmografisindeki zirvelerden biri haline gelmiş durumda. Öyle ki sektörün bu kadar içine girip de kendina has dilini korumasının en güzel örneği olanrak Sicario, alışık olduğumuz tür sinemasının kalıplarını tamamen yıkıyor. Derinlikli alt metniyle birlikte güçlü bir sistem eleştirisine evrilmesinin yanında ortaya koyduğu görkemli sinematgorafisiyle yılın en çok ses getiren filmlerinden biri oldu.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

5. Plemya

tribe-plemya-filmloverss

Miroslav Slaboshpitsky ilk filminde ateşle oynuyor aslında: İşitme engelli gençlere eğitim veren bir yatılı okul üzerinden Ukrayna’nın yozlaş(tırıl)masının bir panoramasını yaratıyor. Belki başka ellerde istismar sinemasına dönüşebilecek bir konuyu alegorik bir başyapıta dönüştürürken dünyadan tamamen kopmuş bu ortamdaki en ilkel dürtüleri ve şiddeti de açığa vurmayı ihmal etmiyor. Otoritenin kaybolması ile “Lord of The Flies”ı hatırlatan bir yapılanma meşru kılınırken, bu toprakların dışındaki her alan da bir av sahasına dönüşüyor. Maslow’in İhtiyaçlar Hiyerarşisi teorisine atıfta bulunan karakterler, oluşturdukları bu kabilenin içindeki var olma çabaları ile gerilimi de en yüksek seviyede tutuyorlar. Plemya sıklıkla şiddetin pornografisi üzerinden suçlansa da bunun için ciddi gerekçeleri olan ve geri adım atmayan bir yapım. Bu cesareti tamamen diyalogsuz bir senaryoyla gerçekleştirmesi ise küçük çaplı bir mucize.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

4. Birdman or The Unexpected Virtue of Ignorance

birdman-filmloverss

Alejandro Gonzalez Inarritu’nun beşinci uzun metraj çalışması Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi, yılın en çok konuşulan filmlerinden biriydi. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil 4 dalda Oscar kazanan film; yıllar önce Birdman adlı bir süper kahramana hayat verip şan-şöhret kazanan ama zamanla unutulmaya yüz tutan bir aktörün kendisini gerçek bir oyuncu olarak kanıtlama çabasını, öteki benlik, cahillik ve erdem gibi kavramlarla irdeliyordu. Inarritu’nun tamamı plan sekans çekilmiş hissiyatı verdiği film, sözünü sakınmayan, eleştirel anlamda oldukça sert bir eserdi. Gerçekle bağını koparmaya başlayan bir aktörün ego savaşın gerçeküstü imgeler de kullanarak anlatan Birdman, hem biçimsel açıdan hem de içeriğiyle takdirimizi kazanırken, Inarritu’nun estetik açıdan yakaladığı doygunluk ve oyuncularından aldığı üstün performansları sinema sanatı adına yılın en önemli kazanımlarıydı.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

3. Victoria

victoria-yakinda-filmloverss

2015 Berlin Film Festivali’nden üç ödülle ayrılan ve büyük övgü alan Victoria, 140 dakikalık tek plandan oluşan benzersiz bir sinema deneyimi. Filme adını da veren karakterimiz Victoria, bir kulübün çıkışında dört gençle tanışır ve kendini banka soygununa kadar uzanacak olayların içinde bulur. Konusundan veya senaryosundan ziyade tek plan olması sebebiyle izleyiciyi büyüleyen, özellikle ilk bir saatiyle film izlemekten öte anı yaşıyor izlenimi yaratan Victoria gerçekçiliğini filmin sonuna kadar sürdürerek ise zor olanı başarıyor. Yönetmeni Sebastian Schipper’ın “Bu bir banka soygunu filmi değil, bir banka soygunu.” diye tanımladığı Victoria, kesinlikle yılın en heyecan verici filmlerinden biriydi.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

2. Mad Max: Fury Road

mad-max-devam-filmi-george-miller-filmloverss

George Miller’ın 1979’da yarattığı ve 80’lerde bir üçlemeye dönüştürdüğü Mad Max’in 30 yıl aradan sonra yenilenerek gelen dördüncü filmi öngörülemeyen bir başarı yakaladı. Önceki filmlerdeki formülleri harfiyen uygulayan Miller’ın yeteneklerinden hiçbir şey kaybetmediğini ve hatta Fury Road’u ilk üçlemeden çok daha dinamik bir post apokaliptik aksiyona dönüştürmesine şahit olduk. Max’in değişmesi, Furiosa karakterinin ön plana çıkartılması ve özgün bir hikâye anlatılmamasına rağmen yediden yetmişe herkesin hayranlıkla izlediğin bir film oldu Mad Max: Fury Road. Filmin görüntü ve sanat yönetimine gösterilen özenin yanı sıra hikâyede akılcı güncellemelerin yapılması, aksiyon sahnelerindeki koreografi ve en önemlisi de yönetmen Miller’ın heyecanının beyazperdeye yansıması başarıdaki kilit noktalardı.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

1. Son of Saul

saul-fia-son-of-saul-cannes-filmloverss

Soykırımla ilgili yüzlerce filmin üzerine daha ne eklenebilir ya da söylenebilir? Kaldı ki soykırımın sinemaya aktarımı ya da izleyici üzerindeki manipülasyonu daha yüksek sesle tartışılırken. Macar yönetmen Lazslo Nemes’in ilk filmi “Son of Saul” ise ilginç bir şey yapıyor. Şatafatlı setleri ya da ölümün tam ortasında felsefi cümleler kuran karakterleri bir kenara bırakıp bizi her şeyini kaybettiğini düşündüğümüz bir adamın, Saul’ün yüzüne hapsediyor. Soykırım ile ilgili tüm bilinenleri, izleyicinin deneyimine ve bilgisine bırakıp hem onlara ağır bir yük bindiriyor hem de inanılması güç bir hedefin peşinde koşan karakteriyle özdeşleştirmeyi de en aza indiriyor. Aslında “Son of Saul”a getirilen en büyük eleştirilerden biri olan duygusal özdeşleşme, bilinçli biçimde bir kenara bırakılsa da izleyiciye geçen tek bir duygu var: Korku. Ve bu korku, izlediğimiz filmi soykırım hakkında bir film olmaktan çıkarıyor, izleyicinin nefes almasına izin vermeden ateşin sıcaklığını hissetmesine neden oluyor. Tam da bu nedenle Son of Saul; insanın neler yapabileceğine dair bir arınmaya değil, sizi günler boyunca takip ve rahatsız eden bir başyapıta dönüşüyor.

Filmin eleştirisini okumak için tıklayınız

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi