Sinema, kendisinden önce var olan; resim, heykel, müzik, tiyatro gibi sanat dallarının hepsiyle iletişim halinde olsa da, birbirlerine bağlı olan bu halkalar zincirindeki en kopmaz bağı edebiyatla kurduğu ilişkide bulur. Tüm sanat dallarının bir çeşit anlatı aracı olarak kullanılmasına karşın, sinema ile edebiyatı birbirine bu denli kenetleyen nokta ise, belli bir olay örgüsü içinde gerçekleşen anlatım potansiyelinin, diğer sanatlara oranlara maksimum seviyede kullanılabilmesidir.

Edebiyat ile sinema etkileşimini değerlendiren ilk yönetmenlerden olan D. W. Griffith; film çekerken Dickens’la aynı şeyi yaptığını, bu aşamadaki uyguladığı tek farkın ise öykünün resimlerle anlatılması olduğunu belirtir. Dolayısıyla aslında aynı amaca hizmet eden bu benzer iki sanat alanının farkı, amacı ortaya çıkarırken kullanılan araçta yatar. Nitekim romanda kullanılan araç yazın dili iken, sinemada ise görselin ön plana geçmesiyle kullanılan sinematografik dildir.

Başarılı uyarlama sorunsalı

Yazın dilinin elverdiği zenginlik, sonsuz bir algı sürecini beraberinde getirir. Aynı romanı okuyan on kişi on farklı imgelem yaratabilirken, beyazperdede gördüğümüz ise bu sonsuz dünya içerisinde kendi imgelemini oluşturmuş tek bir yönetmenin dünyasıdır. Dolayısıyla okunan edebi eserlerin sinema uyarlamalarının izlenilmesi, çoğunlukla yaşanılan hayal kırıklığıyla son bulur. Zira kendi algı dünyamız, zihnimizin bize o kelimeleri en iyi yansıttığını düşündüğümüz hali olduğuna dair bizi ikna ederken, benzer algı süreçlerine tanıklık edemediğimiz nokta ise, beyazperdede karşılaştığımız eseri “başarısız” olarak değerlendirmemize sebebiyet verebilir. Yazın dilinin elverdiği şiirsel zenginliğin görüntüye aktarılması oldukça zorlu bir süreci oluştururken, bir edebiyat eserinin “noktası virgülüne” beyazperdeye aktarılması ise çoğu zaman imkansızdır. Bunun en basit örneğini, aynı kitabı okuyan iki kişinin, içinde kaybolduğu metinler dolayısıyla “altını çizdiği” yerlere bakıp görmek dahi mümkündür. Yakınınızdaki biriyle oynayabileceğiniz böyle bir “oyun”, edebiyatın algı farklarına birincil gözden tanıklık etmenizi bile sağlayabilir!

Fransız film eleştirmeni ve film kuramcısı André Bazin, bu noktada iyi bir uyarlamanın, eserin özünü ve sözünü yeniden kurabilmesi olarak tanımlar. Bazin’ın burada ifade ettiği bir nevi, edebiyat uyarlamaları yapılırken noktalar ve virgüllerin yeniden oluşturulurken, eserlerin temelinin baz alınması ve ünlemler ile soru işaretlerinin ise izleyiciye bırakılmasıdır. Anlatım sanatının en güzel aracı olarak edebiyat, böylece bir araya geldiği harflerle bir kitabı oluşturduğu gibi, sinemada da her bir fotoğraf karesinin bir araya gelişiyle görsel anlatım şölenine  dönüşür.

İşte biz, 2000’li yıllarda bu şölenin en iyi şekilde yansıtıldığı yapımlara bir göz atarak, günümüzün en iyi 25 edebiyat uyarlamasını bir dosyada buluşturalım istedik!

İyi okumalar ve iyi seyirler…

Requiem for a Dream (2000)

Yeraltı edebiyatının en önemli yazarları arasında bulunan Hubert Selby, Brooklyn’e Son Çıkış adlı eserinin ardından hakim olduğu bölgede kalmaya devam ediyor ve bu kez de Brooklyn’deki yoksul bir mahalle olan Coney Island’da yaşayan dört karakterin çöküş hikayesini kaleme alıyor. Üçü genç, biri ise yaşlı olan bu dört kişi, içine düştükleri uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele ederlerken, beslenen sevgi ve yaşanan aşk ise bu mücadele sürecinde eserin odak noktasında bulunuyor.

Black Swan, The Fountain, The Wrestler gibi yapımlara da imzasını atan Darren Aronofsky’nin yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, kült bir eserin ekranlardaki başarılı bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Film, aynı zamanda Clint Mansell tarafından bestelenen başarılı müzikleriyle de dikkat çekiyor.

American Psycho (2000)

Yeni akım Amerikan yazarlarından Bret Easton Ellis’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan eser, dışarıdan bakıldığında oldukça saygın gözüken bir Wall Street çalışanının engelleyemediği cinayet içgüdülerine odaklanıyor. Patrick Bateman adlı karakterin akıl hastalığı nedeniyle yaşadığı ve yaşattıklarının anlatıldığı yapım, beyazperde uyarlamasıyla 2000’lerin en iyi yapımları arasında değerlendirilirken, filme ilham veren romanıyla da son yüzyılın mutlaka okunması gereken eserleri arasında gösteriliyor.

Daha çok televizyon dizilerinde yaptığı yönetmenlikleriyle tanıdığımız Mary Harron tarafından beyazperdeye uyarlanan film, Christian Bale’in başrolüğünde yer aldığı başarılı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekici bir unsur oluşturuyor ve izlenmeyi hak ediyor.

La Pianiste (2001)

2004 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Elfriede Jelinek’in başyapıtı niteliğinde olan Piyanist, Viyana Müzik Konservatuarı’nda öğretim görevlisi olarak çalışan bir kadının zihnine yolculuk yapmamızı sağlıyor. Saygın hayatı ile cinsel arzuları arasında kalan ve bu nedenle görünenin aksine toplumda kendini konumlandırmakta zorlanan Erika’nın hayatına giren aşk, karakterin yaşadığı ikilemlerin çoğalmasına sebep olur ve müziğin ritmiyle şiirselliğin bir araya gelişi, arzuların karanlık dünyasında bir yolculuğa çıkmamızı sağlar.

Usta yönetmen Michael Haneke tarafından beyazperdeye uyarlanan Piyanist’in oyuncu kadrosunda ise, 2000’li yılların en başarılı Fransız oyuncuları arasında yer alan Isabelle Huppert ve Benoît Magimel bulunuyor. Benzersiz bir eser, usta bir yönetmen ve başarılı oyuncularla bir araya geldiğinde, ortaya mutlaka izlenmesi gereken bir yapım çıkıyor.

The Pianist (2002)

Odağına müzisyen karakter alan bir diğer yapım olan Piyanist, bu kez karşımıza ilhamını gerçek hayattan alan bir eserin beyazperdedeki uyarlaması olarak çıkıyor. Zira eser, İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonya’da hayatta kalabilmek adına mücadele veren Wladyslaw Szpilman’ın kaleme aldığı otobiyografik eserinin, ekranlardaki yansıması beliriyor.

Roman Polanski’nin yönetmenlik koltuğunda oturduğu film üç dalda Oscar’a layık görülmüş, Adrien Brody’nin başarılı oyunculuğu ile ise oldukça ilgi toplamıştı. 2000’lerin en iyi sinema örnekleri arasında bulunan film, izlenmesi gereken edebiyat uyarlamaları arasında ön planda bulunuyor.

The Notebook (2004)

Not Defteri, kuşkusuz ki dünyada olduğu kadar Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine sahip olan yapımlar arasında bulunuyor. Nicholas Sparks’ın romanından beyazperdeye uyarlanan eser, aralarındaki sınıf farklılığına karşın büyük bir aşk yaşayan Allie ile Noah’ın hikayesine odaklanıyor. Hayatlarındaki “o” kişi olduklarına emin oldukları bir zamanda baş gösteren savaş, ikilinin aşkına  her ne kadar bir gölge niteliğinde düşse de, duygularının dizginlenmesine  ise engel olamıyor.

Nick Cassavetes’in yönetmenliğini üstlendiği filmin günümüzde edindiği popülariteye baktığımızda, kuşkusuz ki hikayenin sarıp sarmaladığı romantizm kadar, Ryan Gosling’in bu rol içindeki duruşunun da filmin başarısında etkili olduğunu görüyoruz. Bu noktada Gosling ile McAdams ikilisini, romanın karakterlerini başarılı bir biçimde yansıtan iki oyuncu olarak değerlendirmek ve filmi de izlenmesi gerekenler listesine almakta fayda var.

Brokeback Mountain (2005)

E. Annie Proulx’un kısa öyküsünden uyarlanan Brokeback Dağı, arkadaşlıkla başlayan ilişkileri aşka dönüşen Ennis de Mar (Heath Ledger) ve Jack Twist’in (Jake Gyllenhaal) hikayesine odaklanıyor. Toplumda eşcinselliğin kabul görmediği bir dönemde geçen hikaye; aşkın, önüne dizilen bariyerleri aşma gücüne de tanıklık etmemizi sağlıyor.

Sense and Sensibility, Life of Pi ve Taking Woodstock gibi filmlerinden de tanıdığımız Ang Lee’nin yönetmenliğini üstlendiği Brokeback Mountain, ilhamını aldığı kısa bir hikayenin beyazperdede büründüğü ihtişama tanıklık etmek adına izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunuyor.

Pride & Prejudice (2005)

19. yüzyıl İngiliz yazarlarından Jane Austen’ın tüm eserleri sinemaya ve televizyona uyarlanmış, bunun yanında yazarın eserleri gerek film, gerekse dizi olarak birçok farklı versiyonla ekranlara yansıtılmıştır. Yazarın en çok uyarlaması yapılan eseri ise, Elizabeth Bennet ile Mr. Darcy’nin aşkının anlatıldığı Aşk ve Gurur’dur.

Joe Wright’ın 2005 yılında sinemaya uyarladığı Aşk ve Gurur ise, eserin beyazperdedeki başarılı bir örneği olarak dikkat çeker. Keira Knightley’in filmografisinde de önemli bir değişim noktası yaratarak büyük bir başarı kazanmasını sağlayan Aşk ve Gurur, Wright imzasına sahip başarılı beyazperde uyarlamasıyla mutlaka izlenmesi gereken yapımlar arasında bulunurken, klasik bir eser olarak da Jane Austin’ın okunması gereken yapımları arasında da yer alıyor.

The Prestige (2006)

Christopher Priest’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan Prestij, Viktorya döneminde sahne alan iki sihirbazın birbirleriyle girdikleri mücadeleyi anlatıyor. Kariyerlerine dost olarak başlayan; ancak üstünlük kazanma içgüdüleri ile kendilerini gittikçe büyüyen bir rekabetin içinde bulan ikili arasındaki bu süreç, Nikola Tesla’nın bilim sahnesindeki yerini almasıyla ise yönünü değiştirerek izleyiciyi sorgulama noktasına getiriyor.

Christopher Nolan’ın sinema dünyasına kazandırdığı bir edebiyat uyarlaması olan Prestij, çarpıcı hikayesiyle olduğu kadar başarılı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekici yapımlar arasında bulunuyor. 2000’li yılların en başarılı eserleri arasında gösterilen film, mutlaka izlenmesi gereken edebiyat uyarlamaları arasında da yer alıyor.

1 2 3 4
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi