Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Fransız sinemasından bahsetmeye başladığımızda bu konuşmanın başı elbette ki sinema sektörünün ilk isimlerinden biri olan Georges Melies’e ve Lumiere Kardeşlere dayanıyor. Sonrasında François Truffaut ve Jean Luc-Godard’la da yolumuzun kesişeceği bu yolculukta; aslında bu sanat dalının yapı taşlarından biri olan bir ülkenin kadrajından bakmaya çalıştığımızı da unutmamak gerekiyor tabii… Her dönemde farklı bir akımın veya yöntemin başını çeken Fransız sineması; yarattığı tarzla, diliyle ve Amerikan sinemasına karşıt olan duruşuyla belki de Avrupa sinemasının da en bilinenlerinden biri haline gelmesi kaçınılmazdı. Bunun tarihçesini incelemek için ayrı bir dosyada buluşmak ve daha ayrıntılı incelemek gerek diyerek; sinemanın adeta akışını değiştirmeyi başaran Fransız sinemasının görkemli ve yenilikçi geçmişinin tozlu raflarında dolaşmadan yönümüzü daha çok günümüze, milenyum yıllarına çevirelim.  Dardenne Kardeşler, Michael Haneke, François Ozon… 2000’lerden mutlaka izlememiz gereken 14 Fransız filmini sizler için sıraladık.

2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 14 Fransız Filmi

Amelié – 2001

amelie-filmloverss

2001 yılında sinemayla buluşan, Jean Pierre Jeunet filmi Amelié, aslında sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyimser karakteriyle bizleri buluşturuyor. İnsanları mutlu etmeyi yaşama amacı olarak benimseyen; kendi aşkını bulduğunda ise bu keşfi bile bir oyuna çevirmeyi başaran Amelié için gülümsemesi ve siyah küt saçıyla adeta bir ikon haline geldi demek yanlış olmaz. Jeunet’in sinematografisinde bizi buluşturduğu simetrik görüntüler; sarı, yeşil ve kırmızı renklerinin uyumu ile de görsel olarak büyülemeyi başaran Amelié, kendine has anlatım tarzıyla da suratımızda oluşan gülümsemenin sebebi olmayı ihmal etmez.

La Pianiste – The Piano Teacher – 2001

la-pianiste-filmloverss

Viyana konservatuarında piyano öğretmenliği yapan ve kırk yaşını aşmasına rağmen otoriter korumacı annesiyle birlikte yaşayan Erika Kohut’un ekseninde aşkın ve cinselliğin boyutlarını Schubert ve Bach gibi klasik müziğin büyük ustalarının eserleri eşliğinde anlatan La Pianiste’de Erika’nın genç ve yakışıklı öğrencisi Walter’ın çekimine kapılarak hayatı boyunca bastırdığı tehlikesi arzuların kölesi olmasını izlerken; aynı zamanda da annesi tarafından yıllardır sürdürülen psikolojik baskılarla örülen duygusal duvarların bir anda yıkılmasına şahit oluruz. Kışkırtıcı ve tabu yıkıcı filmleriyle tanıdığımız usta yönetmen Michael Haneke’nin başyapıtı niteliğinde sayılan film, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle ayrılmıştır

Le Fils de Saul – The Son – 2002

le-fils-filmloverss

Fransa’nın en önemli sinemacılarından biri olan Dardenne Kardeşler; her zaman beyazperdeyle buluşturdukları filmleriyle sinemaseverleri büyülemeyi başarmıştır… Olivier, işinde çok başarılı bir marangozdur; atölyesine gelen gençlere zanaatının sırlarını ve püf noktalarını göstermekte ve onların da başarılı bir marangoz adayı olabilmeleri için elinden gelen çabayı harcamaktadır. Her zaman olduğu gibi atölyesine yeni bir genç gelir. Francis ismindeki bu genç, Olivier’ın sakin ve kendi halinde giden hayatında önemli bir kırılma noktası olacaktır. Çünkü Francis, yıllar önce Olivier’ın biricik oğlunu öldüren sokak serserisinden başkası değildir.

Huit Femmes – 8 Women – 2002

8-women-filmloverss

Toronto ve Berlin Film Festivali’nde yoğun bir ilgiyle karşılaşan; Berlin’den Altın Ayı ödülüyle ayrılan François Ozon imzalı kara mizahın en başarılı örneklerinden olan 8 Women; 1950’lerin Fransa’sında geçiyor. Noel zamanı bir kır evindeyiz. Marcel’in hayatındaki 8 kadın da evdedir. Evin hanımı Gaby, annesi Mamy, kız kardeş Augustine, kızları Suzon ve Catherine, hizmetçileri Chanel ve Louise… Marcel bıçaklanmış bir şekilde odasında bulunduktan sonra, izole edilmiş evde 8 kadın, içindeki katili ortaya çıkarmaya çalışır. Filmleri Türkiye sanat çevrelerinde defalarca gösterilmiş ve her gösterildiğinde hayranlık kazanmış, son dönem Fransız sinemasının en fazla dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Ozon’un bu filmi kara komedi ve müzikal arası bir tarz ile sinemaseverlere etkileyici bir seyir sunar.

Jeux d’enfants – Love Me If You Dare – 2003

jeux-d-enfants-filmloverss

Cap ou pas cap? sözcükleri duyulduğunda akıllarda uyanan; çocukluk aşkı, güzel anılar, atlı karınca motifli bir teneke kutu… La Vie En Rose’un huzurla buluşturan melodisiyle buluştuğumuz Jeux D’enfants; Marion Cotillard ile Guillaume Canet’in muazzam performansıyla hafızalarımıza kazınmıştı. Sofia ile Julien’in masal tadında zamanlara sığamayan aşkı. Bir oyun kuralı etrafında geçip giden yıllar, vazgeçilemeyen alışkanlıklar ve çocukluktan kalma bir büyü. Annesi ölmek üzere olan Julien ile bir göçmen ailenin kızı olan Sofia’nın çocukluklarında başlattıkları bir cesaret oyunu sizce hayatı nasıl alt edebilir?

Caché – Hidden – 2005

cache-filmloverss

Şiddet unsurunu sahneye yansıtmadan izleyicinin ruhuna işlemesini sağlayan ve izleyici koltuğunda bizleri her zaman rahatsız etmeyi başaran usta yönetmen Michael Haneke’nin hem yönettiği hem de senaryosunu kaleme aldığı Cache; gerçek bir hikayeyi muazzam bir kurguyla buluşturan Haneke sinemasının başarılı örneklerinden biri. Geçmiş günahlarla yüzleşmek, vicdan, merhamet, öfke, şüphe gibi kavramları açık bir dille ortaya koyan Cache, aslında ahlak değerleri ekseninde karşımıza çıkıyor. Georges ile Anne’nin Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz bir paket bulan Georges ile Anne; bir çocuğun elinden çıkmışa benzeye, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kasetten oldukça huzursuz olurlar. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda aldığı görülür ve biz kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sakladığını anlarız…

Je vais bien, ne t’en fais pas – Don’t Worry I’m Fine – 2006

je-vais-bien-ne-t-en-fais-pas-filmloverss

Lili, İspanya tatilinden döndüğünde, her şeyden çok sevdiği ikiz erkek kardeşinin babası ile tartışmasından sonra evi terk ettiğini öğrenir. Kardeşine ulaşmak için bıraktığı mesajların yanıtsız kalması, ailesinin bu olayı hafife alması ve babasının umursamaz tavırları ile bir çıkmaza giren Lili, kardeşinin iyi durumda olmadığını düşünmeye başladıkça umutsuzluğa kapılır. Günden güne içerlediği bu kopukluk ile renksiz bir hayalete benzeyen Lili, beklenmedik bir anda kardeşinden gelen kartpostallar sayesinde depresyonun eşiğinden döner… Philippe Lioret’in yönettiği Je vais bien, ne t’en fais pas; yalın, gösterişsiz ve samimi anlatımıyla bize oldukça duygusal bir seyir vaat ediyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi