Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Avrupa’nın en dikkat çekici sinemalarından biri olan Danimarka Sineması Birinci Dünya Savaşı’ndan önce kendini var etmiş olan yapılardan biridir. Bir gölge gibi ülkenin içerisinde ilerleyen sinema savaşın getirdiği yıkımlar ve acılarla beraber çevrenin etkilerini üzerinde yaşamış ve ülkenin içerisine bunu taşımıştır. Savaş sonrası kalıntılar içerisinde kendi manifestosunu yazmaya uğraşsa da sinema sadece isimleri öne çıkarabilmiş ve kendini duyuramamıştır. Bu içe kapanık bir şekilde ilerleyen sinema daha sonra sekteye uğramışlığın vermiş olduğu bir içine kapanış ritüeliyle beraber adını ön plana çıkaramamış ve yılların geçmesiyle beraber tekrar ve tekrar bozgunlara uğramıştır. Fakat tekrar yılların getirmiş olduğu zamansallık içerisinde kendi yaralarıyla beraber çevrenin yaralarını da saran sinema yavaş yavaş toparlanmış ama bu sefer de İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Henüz yeni toparlanmaya çabalayan bir sinema için yeniden bir kaos ile yüzleşmek ve yok edilmenin içerisinde var olma kendi pimini çekmiş ve süperegonun dayatmalarıyla beraber sinema yeniden acılar içerisindeki toplum tarafından çiğnenip yutulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Hollywood sinemasının ön plana çıkması ve global bir şekilde ulusal sinemaların taşlanıyor, değersiz görülüyor oluşu Danimarka için de bir boğuculuğa yol açmıştır. İlk başlarda sinema yapım şirketlerinin sayısal olarak ve nitelik olarak da yeterli bir düzeyde varlıklarını açıklamaları Danimarka için sinema anlamında tatmin edici bir düzeydeyken yıkıcılığın ve yakıcılığın etkisi zamanla görülmeye başlanmıştı. Ve zaman içerisinde yapım şirketleri bir bir azalarak dünyanın varlığından kendilerini silmeye başlamışlardı. Fakat bu kendini yok etme eylemi yavaş yavaş yeni dalga ile kendini tersine çevirmeye başladı özellikle Lars von Trier’in öncülüğünü yapmış olduğu Dogme 95 akımı Hollywood’un yapaylığına ve makyajlanmış sinemasına karşı bir hareket oldu ve bu hareket Danimarka Sineması için büyük bir manevra alanı yarattı. Bu alan ile beraber Danimarka Sineması yeni bir nefes alanı yarattı ve Dogme 95’in kurallarını benimseyen veya benimsemeyen birçok yönetmen sinema içerisinde tekrar kendi manifestolarını yazmaya başladı. 1995 yılında başlayan bu yeniden açılış Danimarka Sineması’nı kuzey sineması denilince akla ilk gelen sinemalardan biri haline dönüştürdü ve evrimleştirdi. Biz de bu evrim sonrası, zamansallığı daraltarak 2000’ler sonrası mutlaka görülmesi gereken Danimarka Sineması örneklerini sıraladık ve bu seçkiyle beraber kuzey ışıklarını tadım alanına çıkardık.

Hazırlayanlar: Osman Karakülah & Utku Ögetürk

2000’lerden Mutlaka İzlenmesi Gereken 10 Danimarka Filmi

Elsker dig for evigt – Open Hearts (2002)

Dogme 95 akımının örneklerinden biri olan ve yönetmenliğini Susanne Bier’in yaptığı başrollerinde Mads Mikkelsen, Sonja Richter, Nikolaj Lie Kaas ve Paprika Steen’in yer aldığı film Elsker dig for evigt – Open Hearts, hayatın her daim değişen denklemlerden oluştuğunu ve bu denklemler içerisinde hayatın sabit bir akışının olmadığını gösteren – kanıtlayan bir filmdir. Hayatın akıp giden zamansallığında bir plan yapılmaması ve bir şeylerin umulmaması gerektiğini hiçbir acıyı yüz üstüne çıkarmadan bütün doğallık akışıyla aktaran filmde iki çiftin hayatındaki bir anlık akışı izliyoruz. Evlilik hazırlıkları yapan bir çift ile yıllardır evli olan bir çiftin yollarının kesişmesiyle beraber birçok bilinmeyeni olan bir denklemin hayat tarafından yeniden yazıldığına tanık olduğumuz filmde dört kişinin bir ilişki ağı içerisinde nasıl kimlikler sahiplendiklerini ve bu yeni sıfatlar ile hayatın içerisinde nasıl yol aldıklarını izliyoruz.

Arven – The Inheritance (2003)

the - inheritance - filmloverss

Per Fly tarafından yönetilen ve başrolünde Ulrich Thomsen’i izlediğimiz film Arven bir adamın hayatı ve geçmişi ile yollarını ayırdığı bir noktadan çıkıp tekrar bu ikilinin kesiştiği noktaya gitmesini anlatan bir filmi. Thomsen’ın canlandırdığı karakter Christoffer karısı ile beraber modernitenin getirmiş olduğu büyük bir mululuk ve haz içerisinde kendi hayatı ve kendi düzeni içerisinde yaşayan, yaşamını kendi arzuları ve hazları çerçevesinde kurgulamış ve kurmuş olan bir adamdır. Fakat bir gün babasının ölüm haberi ile hayatının kırılma seslerini duyar ve o güne kadar kurmuş olduğu birçok düzen bu kırılma anıyla beraber toz bulutuna dönüşür. Annesi babasının bırakmış olduğu aile işini devralması için Christoffer’a baskı yapar ve bu baskıyı oğluna geçmişi getirerek yapar. Christoffer tekrar kurduğu hayat ile geçmişi arasındaki kesişim noktasında kendini bulur ve bu noktada iş, kapitalizm, hırs onu beklerken geçmişi ve ailesi ona kucak açmaktadır! 

Kongekabale – King’s Game (2004)

kings - game - filmloverss

Avrupa’nın içerisinden geçen bir siyasi gerilim filmi Hollywood’un izleyici tarafından anlamlandıramadığı romantizm ve şiddet unsurları olmadan çok pürüzsüz bir şekilde Kongekabale – King’s Game filminde ortaya çıkıyor. Danimarka başbakanı seçimlerine sayılı günler kala en güçlü partinin adayı bir trafik kazası geçirir ve bu trafik kazasının gizemi hiçbir şekilde kimseyi rahatsız etmemektedir. Bir distopya içerisinde distopyanın olmadığı Nikolaj Arcel’in ilk filminde bu trafik kazası sonrası bir koltuk kavgası başlar. Partinin başına ve böylelikle de seçimde başbakanlık yarışına girmek isteyen adaylar bir bir ortaya çıkar fakat bu adayların beyaz yüzleri arkasında bir karanlık vardır. Film burada çözümlenmeye ve devleşmeye başlar, filme gazeteci Ulrik Torp dahil olur ve o distopyanın farkında olduğu için tüm bu karanlıkları da görmeye başlar; gördüklerinin arkasındakini çözmeye çabaladıkça da büyük bir entrikanın içine düşer!

Efter brylluppet – After the Wedding (2006)

Efter-brylluppet-After-the-Wedding-FilmLoverss

Listenin ikinci Susanne Bier filmi ve yeniden Mads Mikkelsen ile yönetmenin muhteşem birlikteliği ve yeniden aile temasının bir başka pencereden incelendiği ama bu inceleniş yapılırken tüm doğallığın, olasılığın, olabilirliğin ve realitenin aynalarının da filmde yer aldığı yapım Efter brylluppet – After the Wedding! Filmde Mikkelsen’in canlandırdığı karakter Jacob Hindistan’da bir yetimhanede çalışan bir adamdır fakat bu yetimhane maddi sıkıntılardan ötürü kapanmak ile yüz yüze gelmiştir ve çocukların hayatı büyük bir keder ile tekrar kesişmiştir. Jacob maddi destek alırken yardım elini Danimarkalı iş adamı olan Jörgen’de bulur. Fakat Jörgen’in yardım parasını vermesi için Jacob’ın Hindistan’dan Danimarka’ya gelmesi gerekmektedir ve bir anlaşma imzalaması gerekir. Bu geliş Jörgen’in kızının düğünü ile kesişince Jacob’ın da artık içine dahil olduğunu büyük bir aile fırtınası izleyiciyi de içine alarak kendini gösterir!

Hævnen – In a Better World (2010)

haeven-filmloverss

Danimarka sinemasının en önemli yönetmenlerinden Susanne Bier’in birçok filminin bu listede olması sürpriz değil. Listenin üçüncü Susanne Bier filmi olan Hævnen – In a Better World’ün hikayesi Susanne Bier ve Andres Thomas Jensen tarafından kaleme alınırken, filmin senaryosu tamamen Andres Thomas Jensen’e ait. Danimarkalı iki ailenin kesişen hayatlarını ve bu kesişme sonrasında aralarında oluşan dostluğun taşıdığı riskleri konu alan filmde bu dostluk önce tehlikeli bir ittifaka ardından ise nefes kesen bir kovalamacaya dönüşüyor. Susanne Bier’in nevi şahsına münhasır sinemasına eklediği bu sarsıcı romantik drama Danimarka Sinemasının son yıllarda ürettiği en sarsıcı yapımlardan biri olarak öne çıkarken Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde aldığı Oscar ve Altın Küre ödülleriyle de dikkat çekiyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi