Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

24 Ocak 2012’de aramızdan ayrılan Yunanistanlı usta yönetmen Theo Angelopoulos 1935 yılında Atina’da doğmuştur. Önce hukuk alanında eğitim görmeye başlamış fakat daha sonra Fransa’ya giderek sinema eğitimini tamamlamıştır. 1964’de ülkesine döndüğünde “Democratic Change”de sinema eleştirmenliği yapmıştır. Ölümüyle yarım kalan Yüzyıl Üçlemesi’nin son filmi gibi, ilk film denemesi de yarım kalır Angelopoulos’un. 1968’de kısa metrajlı filmi Broadcast’i çeken yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi ise 1970 tarihli Tatbikat olur.

Tarihe ve topluma olan ilgi ve merakı daha ilk filminde kendini gösterir. Gazetede gördüğü bir cinayet haberinden yola çıkarak çektiği Tatbikat’ın arka planında ise o dönem Yunanistan’da oldukça yaygın olan Almanya’ya işçi göçleri vardır. Tatbikat Visconti’nin Tutku’sunu hem konu hem de toplumsal arka plan bakımından bir hayli andırır. Yönetmen filmini “Benim gözümde bu film, sakinleri tarafından terk edilmiş, çürüyüp giden bir yere ağıttır.” sözleriyle anlatır.

Ardından görkemli Tarih Üçlemesi gelir. 36 Günleri, Kumpanya ve Magaloxandros… Bu üçlemede kendisinin de yakından tanıklık ettiği tarihi ve siyasi olayları, Yunan mitolojisi ile harmanlayarak, Brechtyen bir uslüpla anlatır. Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen mübadele, Metaxas yönetimi, İkinci Dünya Savaşı, İtalyan ve Alman işgali, işgale karşı yapılan direnişler, iç savaş, İngilizlerin etkisi, 1967 ile 1974 yılları arasındaki askeri cunta yönetimi… Tüm bu olaylar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde filmlerine girer ve filmlerine ruhunu verir.

Fakat verilen bunca mücadeleden geriye kalan yenilgilerdir. Yenilgilerin ardından sol da büyük oranda etkisizleşmeye başlar Yunanistan’da. Sovyetler Birliği yıkılır ve insanların uğruna mücadele ettiği o büyük düş mazinin bir parçası haline gelir. Ardında ise savaşlar bırakır. Bu his en güzel Ulis’in Bakışı’nda verilir. Filmde yönetmen A. bir anlam bulmak ümidiyle savaşlar içindeki Balkan coğrafyasını dolaşır. Seyahatinin bir noktasında üzerinde parçalanmış Lenin heykeli olan bir gemiye biner. Lenin heykelinin üzerinde, bir inanç uğruna peşine düştüğü Manakilerle ilgili bir kitabı okurken, nehir boyunca sürüklenir gider yönetmen. Tabii Angelopoulos’un ideolojik olarak Sovyetleri ya da Lenin’i benimsediğini söylemek güçtür. Onun hissetiği şey yenilgi, inanç yitimidir. Bunu en güzel bir röportajında dillendirir. 1988 tarihli bu röportajında “Çevremdeki her şeyin kıpırtısız durduğu duygusuna kapılırım. Ben bu hareketsizlikten kurtulmaya, yeni bir temel atmaya çalışıyorum ama çevremde beni heyecanlandıran bir şey olmuyor” der.

Bu inançsızlık ister istemez filmlerini de etkilemeye başlar. Kitera’ya Yolculuk ile birlikte, hem ülkelerini hem de dünyayı değiştirmek konusunda büyük umutları olan bir kuşağın yenilgisi anlatılır. Onların verdiği mücadelenin günümüz için bir anlamı kalmamıştır artık. Onların devri kapanmıştır. Hiçbir yere ait değillerdir. Bu film aynı zamanda kendisiyle de bir hesaplaşma filmidir. Sonrasında ise umutsuz bir halde yeni arayışların peşinde koşan insanları anlatmaya başlar. Bu insanlar kah Puslu Manzara’da babalarını arayan iki küçük çocuk, kah Ulis’in Bakışı’nda yeni bir anlamın peşinde sürüklenip giden bir yönetmendir. Angelopoulos’un içinde yaşadığı yüzyıl ise ona bu anlamı vermeme konusunda ısrarcıdır. Onun filmlerinin konusu anlamsızlık içinde anlam arayışına dönüşmüştür. Kitera’ya Yolculuk filminin ardından verdiği bir röportajda bu inançsızlığı ve düşünce dünyasındaki değişimi şu sözlerle çok güzel ifade eder:

“Ben başladığımda Marx ve Freud, tıpkı Hegel ve Lenin gibi hala kilit kişilerdi ve insan doğal olarak dünyayı gözlemlemek açısından onların öğretilerini kullanırdı. Yakın Yunan tarihindeki çok acı, çok zalim deneyimlerimizin bizi çevremizdeki tüm toplumsal ve estetik olguların şifresini çözmek için diyalektiğe başvurmaya teşvik ettiğini de ilave etmeliyim. Kısaca söylemek gerekirse, gerçeğin teoriyi doğruladığı, teori ile pratiğin bir olduğunu hissediyorduk. Normalleşmenin başlamasından bu yana yeni yaklaşımlar arıyoruz ve ben bir tür varoluşçuluğa döndüğümüzü hissediyorum. Sanat bir kez daha insan odaklı ve cevaptan çok soru var. Dünya insanın sadece piyon olduğu bir satranç tahtası ve olayları etkileme şansı önemsiz. Siyaset, geçmiş taahhütlerine sırtını dönmüş sinik bir oyun.”

Angelopoulos bu anlam dünyasını seyirciye aktarırken direkt anlatımlardan kaçınır. İmgelere çokça yer verir filmlerinde. “Benim gözümde sembolik öğeler, basit hikayenin sınırlarından kaçmak, gerçek ötesi bir dünyayı araştırmaktır.” fikriyle hareket eder. Seyirciye, bu imgelemi çözüp yönetmenin anlam dünyasına ulaşmak için bir hayli iş düşer o yüzden. Neredeyse her filminde kullandığı uzun plan sekanslar ise seyirciye düşünmesi için verilen eslerdir bir anlamda. Plan sekansların anlamını şu şekilde açıklar usta yönetmen: “Benim filmlerimde seyirci yapay yollarla filme çekilmez, aynı anda hem filmin içinde hem dışında kalır, kendisine bir yargı belirtme fırsatı tanınır. Duraklamalar, ‘ölü zaman’, ona sadece filmi mantıklı bir şekilde değerlendirme fırsatı vermekle kalmayıp, bir sekansın çeşitli anlamlarını yaratma veya tamamlama şansı tanır.” Yönetmenin düşünce ve anlam dünyasındaki değişimler filmlerinin biçemine de yansır. Bunu en açık bir şekilde Tarih Üçlemesi’ndeki Brechtyen tarzı ile başka bir yazımızın konusu olan Yüzyıl Üçlemesi’ndeki Aristotelesçi biçeminde görebiliriz.

Bu yazımızda Yüzyıl Üçlemesi hariç diğer üçlemelerinden çeşitli filmlerin analizini sizlere sunuyoruz. Keyifli okumalar…

Not: Angelopoulos’a ait tüm alıntılar Dan Fainoru tarafından derlenen Theo Angelopoulos kitabından alınmıştır.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi