Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 12794 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) [1] => Array ( [name] => Komedi [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/komedi/ ) )
2 ou 3 choses que sais d’elle
1967 - Jean-Luc Godard
87
Fransa
Senaryo Catherine Vimenet (mektup), Jean-Luc Godard
Oyuncular Marina Vlady, Anny Duperey, Roger Montsoret
Özge Yağmur
Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey; gerek Godard Sineması öznelinde, gerekse dünya sineması tarihinde sosyolojik boyutları yabana atılmaması gereken, gerçekçi sinemanın büyüsü altında yalın ve sarsıcı bir örnek sunuyor.

2 ou 3 choses que sais d’elle

Brecht’i dikkate almakta fayda var; izlediğimiz her görüntü bir kurgudan ibaret. Peki, içinde olduğumuz dünyada maruz kaldığımız anları, anıları, hisleri ve aşırılığı siz nasıl bir kaba sığdırırdınız? Dünya tek yıldızlı bir otel. Acının, yokluğun, yalnızlığın ve ölümün kol gezdiği yeryüzünde elbette tüketim çılgınlığı diye bir gerçek var. Üstelik bu çılgınlığın bedeli oldukça ağır ve insan doğasına bir o kadar ters.

Fransız Yeni Dalgası denildiğinde akla ilk gelen isimlerden Jean-Luc Godard, auteur yönetmen özellikleriyle dikkat çeken, birçok sinemasever için oldukça popüler ve sektör içinde de üretken bir isim. Breathles (1960)’ten Bande a part (1964)’a; Pierrot le fou (1966)’dan Masculin Feminin (1966)’e sinema tarihinde bir devrimin başlangıcı niteliğinde ve kendinden sonraki filmlere önayak olacak potansiyelde filmlere imza atmış olan Godard’ın Tozlu Raflar köşemize konuk ettiğimiz filmi 2 ou choses que je sais d’elle (Onun Hakkında Bildiğim 2 ya da 3 Şey), özellikle sinema dili üzerine yoğunlaşmış ve olgun bir yapıya bürünmüş dinamiğiyle temel anlatısını başrol oyuncusundan ziyade sinemanın ta kendisi üzerine oturtan bir çizgide duruyor. Godard’ın filmografisinde göz ardı edilemeyecek kadar etkili bir sosyolojik deney örneği olan film, hâli hazırda insanların kafasında yer edinen soruları perçinleyecek bir düzlem oluşturarak yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Teknik kullanımı ve sinemasal diliyle boşlukları doldurmaktan ziyade aksine boşluklar yaratmanın peşinde olan Godard sıklıkla, modern kapitalist devlette yaşamın ana metaforu olarak bir sembol oluşturup onu odağına alarak anlattığı hikâyelerde şiddetli bir sistem eleştirisi yapar. Kadın kahramanın trajik etkiler altında tam zamanlı bir fahişeye dönüştüğü Vivre sa vie (1962), yönetmenin bu tema üzerine daha eski bir örneği olmakla birlikte Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey, bir Fransız dergisinde geçimlerini sağlayabilmek için yarı zamanlı fahişelik yapan varoş ev kadınlarını inceleyen makalelerden doğuyor. Kendisini para için satan bir kadın Godard’ın bu filminde ana metafor görevi görerek, son derece kişisel bir eylem olan sevişme eyleminin diğer her şey gibi nasıl mala dönüştüğünün açık bir ifadesi hâline geliyor. Sanayi Devrimi, Rönesans, teknolojinin hızla gelişimi gibi tarihin önemli dönüm noktalarıyla birlikte Marksist yaklaşımların ortaya atmış olduğu “yabancılaşma” kavramı Godard’ın ellerinde yepyeni bir kimliğe bürünüyor. En nihayetinde büyülü fenerde yüzlerce örneğini izlediğimiz bireyin kendisine yabancılaşarak satılacak ve satın alınacak bir şeye dönüşüyor olması, Fransız Sineması’nın kendine has atmosferinde yeniden yorumluyor. Bu bağlamda Brechtyen özellikler taşıdığını da gördüğümüz Godard Sineması, biz sinemaseverler için irdelenmeye oldukça müsait bir araştırma alanı sunuyor.

Brechtyen Estetik ve Fransız Yeni Dalgası

Giriş-gelişme-sonuç bölümlerine ayrılmış, düğümlenmiş olaylardan, bir doruk noktasından ve bir çözümden oluşan klasik anlatı şöyle bir yana dursun; sanatın gerçekliğin taklidi olmasıyla ilgili büyük derdi olan Brecht algısı karakterin dramatik yolculuğuyla seyirciyi kurgusal olanın büyüsünden çekip çıkarır, gerçekliğin çarpıcı etkisiyle yüzleştirir. Aristoteryen anlatının düşünmek için alanlar yaratmadığı yerde Brecht’in estetiği binlerce yıllık geleneğin sonunun geldiğinin ilamıdır. Bu bağlamda, Kinoglas ve Kinopravda kuramlarıyla teknik bağlamda geleneksel sinemanın ilk kez dışına çıkan Dziga Vertov, yeni bir oluşumun ilk halkasını oluşturur. Gerçekçilik algısı tam da bu noktada ciddi değişimlere uğrar.

Brecht’in bakış açısı katharsis, empati gibi kavramlara müthiş bir alternatif yaklaşımla cevap verir. Birkaç yöntemden oluşan bu dinamiğin en önemli tekniklerinden biriyse “yabancılaşma” kavramı üzerinedir. Sinema sanatına varana kadar resim, tiyatro gibi farklı disiplinlerde de kendini belli eden bu yaklaşımda anlatının bir yaratı olduğunu vurgulamak esastır. Söz konusu yabancılaşmanın sinemada temsili çeşitli kurgusal atlamalar, tekrar eden sahneler, oyuncuların tavır ve davranışları üzerinden gözlemlenebiliyor olduğu kadar; izleyicinin karanlık bir salonda kimsenin kendisini görmediğinden emin bir şekilde çıktığı yolculukta ‘gözetleme’ / ‘röntgen’ eylemini gerçekleştirirken verdiği tepkilerden de ölçülebilir bir hâl alıyor. Fransız Yeni Dalgası filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan oyuncunun aniden kameraya bakması ve izleyiciyle göz göze gelmesi başlı başına bir yabancılaşma efekti yaratabiliyor. Oyuncunun küçük bir hareketle izleyiciyle yüz yüze geldiği bu zaman dilimi, karakterle empati yapan ve bir noktada özdeşleşmeyi uman izleyicinin yabancılaşmasıyla sonuçlanıyor.

Godard’ın hemen hemen her filminde klasik anlatıyı yıkmayı ve izleyiciyi düşünmeye sevk etmesi Brechtyen estetiğe yakınlığının imgesidir. İzleyiciye katharsis yaşatmayan ve onun karakterle özdeşleşmesini engelleyen her hamle, müthiş bir sorgulamaya götüren düşünsel bir oyuna dönüşür. Rahatı bozulan izleyici, dünyevi sorunlarını kendi içinde sorgulamaya ve aynı itici güçle çözümlemeye başlar. Bir nevi, düşünmek eylemi yeme-içme eyleminden farksız bir şekilde ele alınır. Bu durumun doğurduğu sonuçlardan biri de; Avrupa’da yaşayan biri kendini Asya’da yaşayan biri için düşünürken bulabilir ve bu ciddi ölçüde, birçok anlamda bazı sınırları kaldırmak demektir.

Godard’ın belki de en Brechtyen özellikler taşıyan filmi Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey, Deleuze’ün de altını çizdiği gibi, kameranın gördüğünü nesne, film kahramanının gördüğünü ise özne olarak adlandırarak bu ikisinin bir aradalığıyla nihai özdeşliğe ve en nihayetinde yaşamın kendisine varır. Birkaç Paris manzarasıyla başlayan film, insan doğasını sorgulayan yapısının yanı sıra modern kent yaşamını da inceleyen bir yapı kurar. Filmin adındaki üçüncü tekil şahıs ifadesinin temsil ettiği imgelem de başroldeki kadın oyuncu değil, Paris şehridir. Godard’ın hedeflerinden biri, tüketicilik ihtiyacı üzerinden, kadınları fahişeliğe yönlendiren maddi eşyalara yönelik yapay arzu uyarımıdır. Godard’ın şimdilerde retro modası adı altında tüketim kültürüne destek olan dekorları (tabaklar, arabalar, elbiseler) seyirciyi dürterek, teoride eleştirmiş olduğu bu kültürün etkisi altında olduğunu absürd ve çarpıcı bir dille yansıtır.

Anlatı, dairesinin penceresinde duran bir kadınla başlar. Anlatıcı ise Godard’dır. Godard’ın sesi, bize kadının Marina Vlady olduğunu söyler ve onu çoğunlukla fiziksel olarak ve reel bilgilerle tanımlamaya başlar. Karakteristik motiflerin alenen dile geldiği bu sekans seyirciyi kurgunun doğasını sorgulamaya iterken, Brechtyen yaklaşımla ifade edecek olursak aktörü de rolden ayırır. Aynı çekimi farklı bir açıdan yineleyen Godard, bu sefer karakteri odağına alır. Söz konusu doğrudan hitap, seyirciyi aksiyondan uzaklaştıracak olup ‘özdeşleşme’ kavramını yıkma bağlamında etkili bir yönetmen tekniğidir. Godard’ın anlatı sırasında sıklıkla kullandığı “Emin değilim.” ifadesi de seyirciyi aynı şüphe havuzunun içinde barındırmaya devam eder. Kullanmış olduğu belgesel teknikler, görüntüler ve anlamlar arasında boşluklar yaratmak adına sürekli araya girerek kısmen belgesel, kısmen kurgu olduğunu söyleyebileceğimiz filmin bambaşka bir yüzünü karşımıza çıkarır. İlerleyen sekanslarda karşımıza çıkan Vietnam Savaşı yorumu da oldukça kayda değerdir. Vietnam Savaşı üzerinden tepkisel bir Amerikan karşıtlığı tavrına bürünen Godard, Maoizm’e evrilen devrimci politikasını Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey ile birlikte kalıcı bir sinemasal hikâyeye dönüştürür. Bu etkinin kalıcı olmasındaki en önemli payı Hollywood hayranlığı nezdinde Fransız Yeni Dalgası’nın ikircikli tavrına bağlamak da mümkün.

Paris sokaklarında kapitalizmin acımasız yüzü, gündelik hayatın rutin telaşları, akıp giden zamanın bizden götürdükleri, modernitenin ölümü ve yıkımın heybeti derken Godard’ın deyimiyle “Bir roman formunda ama sözcüklerle değil de müzik notalarıyla yazılmış sosyolojik bir deneme” olarak vücut bulan Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey; gerek Godard Sineması öznelinde, gerekse dünya sineması tarihinde sosyolojik boyutları yabana atılmaması gereken, gerçekçi sinemanın büyüsü altında yalın ve sarsıcı bir örnek sunuyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol