Sinemanın İran’da gerçekten bir sanat olarak kabul edilmesi 1960’ların başını buluyor. Ülkede her konuda yaşanan değişim halkın şiire ve romana ilgisinin artmasından sinemaya kadar kendisini hissettirmiştir. Bu dönemde sinema da yeniden yapılanmaya başlamış Farsi filmin dışında sinemada yeni tarzlarda denenmeye başlamıştır. 1950’li yıllardan itibaren özellikle Hint ve Mısır sineması etkisinde kalıp şarkılı ve danslı filmler çeken İran sinemasının ilk gerçekçi filmi kabul edilen, Tahran’ın fakir mahallelerindeki hayat şartlarını anlatan ve Ferruh Gaffari’nin çektiği Kentin Güneyi (1959) filmi de bu dönemde çekilmiştir. Toplumcu- gerçekçi sinemanın ilk örneklerinden sayılan film aynı zamanda Gaffari’nin 1964 yılında çektiği Kamburun Gecesi filmi ile beraber ülkede “sanat sineması”nın da temellerini atmıştr. Ancak Entelektüel sinemanın ilk örneği olarak da kabul edilen Kentin Güneyi filmi sansüre uğramış ve negatifleri yakılmıştır. (Güler,2006,s.53) ( Berber,2011,s.31)

1963 yılında Amerika’dan alınan borçlar ve petrolden gelen para ülkede zengin bir kesim oluşmaya başladı. Bu dönemde Tahran eğitimin, eğlencenin, sanayinin, siyasetin merkezi haline geldiği gibi aynı zamanda zenginlerin kuzeye ve fakirlerin güneyde yaşamaya başladığı bir şehir haline geldi.

“Ticari filmlerde bu dönemin Şah’ının sözleri “umut-itimat-çalışmak ve yaratıcı düşünce” ile modern bir İran yaratılmasından etkilenerek, filmlerini güney şehrinin az eğitimli ve dar gelirli insanlarına muhatap alarak, onların diliyle ve onlarla konuşur gibi kurdu, ama hiçbir zaman onların gerçek hayatını göstermedi. Filmlerin kahramanlarını da onların içinden aldı. 

Örnek olarak Genc-e Garun (Karun’un Hazinesi-1965)  yılın en başarılı filmi oldu. İlk gösterimi toplam 345 gün sürdü ve değişik sinemalarda beyaz perdede gösterildi. 870 bin kişi, (Tahran’ın nüfusu yaklaşık bir milyon idi) bu filmi birkaç kez seyretti. Filmin ikinci gösterimi yine büyük ilgi topladı.” (Pour,2005,s.32)

abbas-kiarostami3

Abbas Kiyarüstemi

Yeni İran sinemasının oluştuğu döneme baktığımızda bu sürece katkıda bulunan birçok madde saymak mümkün. Amerikalıların danışmanlığında Harvard Üniversitesi’nde işletme okumuş Pepsi-Cola’nın temsilcisi olan İranlı İraj Sabet tarafından televizyonun kurulması, 1966 yılında Şah tarafından kamulaştırılsa dahi sinemacıları özellikle de genç yönetmenleri film konusunda desteklemeleri Özgür Sinema akımın oluşmasında oldukça önemlidir. 1969 yılında İran televizyonu içinde oluşmaya başlayan Özgür Sinema genç sinemacıların yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bunun yanı sıra monarşinin desteğini arkasına alan sinema Kraliçe Farah Diba’nın yakın arkadaşının öncülüğünde “Çocukların ve Genç yetişkinlerin Entelektüel Gelişimi Enstitüsü”nü kurulmuştur. 1969 yılında enstitüde sinema bölümü açılmış ve Yeni İran sinemasının kurucusu kabul edilen Abbas Kiyarüstemi’nin başkanlığında sinema bölümünde çok sayıda genç yönetmen yetiştirilmiştir.  (Batur,2007,s.59)

1960’lı yıllar aynı zamanda İran’da toplumsal konuları gerçekçi bir şekilde işledikleri için İtalyan Yeni Gerçekçileri’ne benzetilen yönetmenlerin dönemi olmuştur. Günlük hayatın zorluklarının anlatıldığı bu filmler Farsi filmlere bir tepki olmasının yanı sıra günümüz İran sinemasının da temellerini atmıştır. Bazı eleştirmenlerin siyasal sinema örnekleri olarak nitelediği İran Yeni Dalga döneminde emperyalizm karşıtı, toplumsal her konuya fazlasıyla duyarlı ve Fars edebiyatından da beslenilen filmler çekilmiştir. Ülkemizde “Kirazın Tadı” filmi ile tanınan Abbas Kiyarüstemi, Perviz Kimyevi, Daryuş Mehrcuyi, Beyzai, Kimyayi ve Bahman Fermanara gibi yönetmenler Yeni Dalga sinemasının kurucuları kabul edilen yönetmenler olduğu gibi bugün de film çekmeye devam etmektedirler. Bu arada Bahman Fermanara, Daryuş Mehrcuyi ve Ferruh Gaffari gibi yurtdışında eğitim almış yönetmenler 1960’lı yıllarda İran Edebiyatı ile sinemasının eş zamanlı gelişmeye başladığı dönemde sinema- edebiyat ilişkisinin en başarılı örneklerini İran sinemasına kazandırmışlardır. En önemli İranlı şairlerden biri olan Furuğ Ferruhzad’ın bu dönemde yaptığı Kara Ev (1962) filmi Almanya Oberhausen Film Festivali’nde (1963) en iyi belgesel filmi seçilerek İran sinemasına ilk ödülü kazandırmıştır. Aynı dönemde Ferruh Gaffuri’nin çektiği Kamburun Gecesi (1964) İran sinemasında önemli bir çıkış kabul edilirken, Binbir Gece Masallarındaki bir öyküyü sinemaya uyarladığı bir sonraki filmi, İran Yeni Dalga sinemasının başlangıç filmi kabul edilen ve Daryuş Mehrcuyi’nin çektiği İnek ( 1969) filmine de öncülük etmiştir. 1960’lı yılların sonlarında İran sineması  “ Yeni Dalga, Özgür Cephe sinemacıları, Üçüncü Cephe ya da Entelektüel Sinema” olarak ifade edilen yeni bir sinemanın oluştuğu dönem olmuştur. Yeni Dalga olarak adlandırılan sinemacılar bugünün İran sinemasının da köklerini atanlar olarak kabul edilmektedir. (Batur,2007,s.62)

1968-69 yılları arasında başladığı kabul edilen Yeni Dalga sinemasının 1970’lerin başından devrime kadar İran sinemasında önemli bir yeri olmuştur. 1960’lı yılların sonuna gelindiğinde ise Feruh Gaffari, İbrahim Gülistan, Feridun Rehnema’nın başlattığı toplumsal sorunların sinemaya aktarıldığı bir sinema akımı başladı. İbrahim Gülistan’ın çektiği Yek Ateş (1961) yılında Venedik Film Festivali’nde “Altın Merkür” ve “San Marko Aslanı” ödüllerini kazanmıştır.(Pour,2005,s.36)

ibrahim g'C3'BClistan2

İbrahim Gülistan

“İbrahim Gülistan’ın Yek Ateş’i, 60 sancısını tüm çıplaklığıyla önümüze sürer. Yönetmenin günümüze ulaşabilen düşük kalitedeki ama yüksek toplumcu göndermeleriyle Yek Ateş’i, insanın çıkmazlarını, toplumdaki Batı algısı, toprak, sanayi, endüstrileşme gibi olguları da o yangının ardından sunabilmesi, en azından İbrahim Gülistan hassasiyetini hissedebilmemiz için yeterli sebepler arasında yerini alabilmekte. İran yerel sinemasının kaoslu yıllarda kendi çıtasını tepeden uzanan ellere karşı muhafaza etmeye çalışması adına, dönem filmlerinin algısına ve hissine bu noktadan yaklaşmak doğru olacaktır. Müstehcenlik, İslam karşıtlığı, devrim, protesto vb. içerikli ithal filmlerin sansürlediği İran’da çok geçmeden farisi köklerinden doğan, kendi sinema kültürünün temellerini sağlamlaştırma adına bir hareketlenme olacaktı: İran Yeni Dalgası.”( Hasar, Yek Atash)

Yine aynı dönemde Feridun Rehnema’nın Firdevsi’nin eseri “Şahname”de geçen Sıvayeş hikâyesinden geçerek çektiği Sivayeş Der Taht-e Cemşid (1960) filmi “Locarno” ve “Trieste” festivallerinde gösterilmiş ve Locarno’da Jean Epstein ödülünü almıştır. Ayrıca bu film Ferruh Gaffari’nin Kamburun Gecesi sonrası Fransa Sinema Müzesi “Sinematek”te gösterilen ikinci İran filmi olmuştur. Sinematek’in kurucusu Henri Langlois film gösterimi öncesi yaptığı konuşmada şöyle der:

“Sinematek, ikinci defa bir İran filmi göstermekten onur duyar. İlk film, Ferruh Gaffari’nin Kamburun Gecesi filmiydi; ikincisi ise, Feridun Rahnama’nın Siyaveş filmidir. En az malzeme ile efsanevi bir dünyayı gösteren fevkalade bir filmdir. Filmin 1965 yılında yapıldığını hissetmeyeceksiniz; belki de 5-6 bin yıl öncesine dayanan hikayeyi izlerken bulacaksınız kendinizi. Natüralist sinemaya alışanlara, yabancı gözükse de, eminim ki bu filmi seveceksiniz.”(Pour,2005,s.37)

452-horz

Daryuş Mehrcuyi – Gav (İnek,1969)

II. Dünya Savaşı sonrası 1950’li yılarda Fransa’da ortaya çıkan Yeni Dalga akımı, 1970’ten itibaren özellikle ticari anlamda İran sinemasında da olumlu bir etki yarattı. İran sinemasında Yeni Dalga Akımı’nın etkisinin görüldüğü ilk film olarak Daryuş Mehrcuyi’nin Gav (İnek,1969) filmi gösterilir. En iyi İran filmlerinden biri kabul edilen kendini inek zanneden bir adamın anlatıldığı Gav, (İnek,1969) filminin kendine, köklerine dönüşü anlatması ve Pevlevi rejimini eleştiren ilk film olması sebebiyle sansürlenmesi aynı zamanda saltanatın kendini korumak adına sinemaya ne şekilde müdahale ettiğinin bir örneğidir.  Film önce Kültür ve Sanat Bakanlığı tarafından yasaklanmış Venedik Film Festivali’nden ödülle döndükten sonra sansürü kaldırılmıştır. (Batur,2007,s.83)

Daryuş Mehrcuyi’nin Gav ile başlayan Yeni Dalga Akımı, Mesud Kimyayi’nin “Kayser”(1969) ve Behram Beyzayi’nin “Sağanak” (1971), Nasser Takvai’nin Başkalarının Önünde Huzur (1973) filmleriyle devam etti. Ancak Daryuş Mehrcuyi’nin Gav (İnek) ile  Mesud Kimyai’nin “Kayser”i tüm filmler arasında ayrı bir yerde tutuluyor ve Yeni Dalga Akımına ruh veren filmler olarak kabul ediliyorlar.  

Mesut Kimyayi’nin çektiği Kayser’in bir başka önemi daha bulunuyor. Filmde tecavüz sonrası hamile kalan ve intihar eden yoksul bir kızın ve onun intikamını almak için ölmek ya da öldürmek zorunda kalan Kayser’in trajedisi anlatılıyor. Önceki filmlerinde de kadın cinselliğini kullanan ancak başarı sağlayamayan Kimyayi, erkek egemen değerlere dayalı, aydınların nostaljik düşüncelerine cevap veren filmler çekmiştir.

Kayser filmi sonraki yıllarda sinemada kadının yer alış biçimini belirleyecek imgenin olumunda etkili bulunmuştur.” Kayser gibi filmlerin kadına bakış açısı, ticari sinemaya, kadınların cinsel bir malzeme olarak kullanılmasını yaygınlaştırmak şeklinde olmuştur. Bundan dolayı toplumun zihninde, sinemada kadın rolü, fesada sebebiyet veren bir kötülük kaynağı olarak yer etmiştir. Bu olumsuz imajın silinmesi ancak devrim sonrası oluşturulan yeni bir sinema anlayışının varlığı sayesinde mümkün olmuştur.”(Güler,2006,s.74)

Mesud Kimyayi-horz

Mesut Kimyayi – Kayser

70’li yıllarda Amerikan filmleri İran’da hemen hemen Amerika’daki ilk gösterimleri ile aynı zamanda gösterime giriyordu. Sürekli sansüre uğrayan filmler İran sinemasının gelişmesini engellerken, ülkede Amerikan filmlerinin izlenilmeye devamını da sağlıyordu. Bu dönemde halkın en büyük ideali Amerikan tarzı bir hayat sürdürmek olmuştu. Hatta bu dönemde yerli filmlerin ülkedeki başarısından rahatsız olan film ithalatçılarının devlete yakın kişiler olması sebebiyle, devlet film ithalinde sorun çıkmaması için sansür gerektiren kuralları tekrar belirlendi. Bunla da yetinmeyip;

Şah yönetimi, bu zor gününde de ithalatçı firmaların imdadına yetişir ve biz dizi ithalat yasası çıkararak, film ithalatını, film üretmekten daha karlı bir hale getirir. Bu en popüler eğlence aracının bilet fiyatları kraliyet kararıyla kasıtlı olarak düşük tutulurken enflasyon, film hammaddesi, teknik gereçler, hizmet ve ücret giderleri hızla yükseltilmiştir. Siyasal konulara uygulanan sansür nedeniyle bitirilmiş filmlerin gösterim izni alabilmek için aylarca hatta yıllarca beklemeleri gerekmektedir. Bu durum sadece yapımcıların mali durumlarını tehlikeye atmakla kalmaz aynı zamanda yönetmenlerin konuları ele alırken çekingen davranmalarına da neden olur.” (Batur,2007,s.85)

Sonrasında da sinemalarda ilk önce İtalyan seks filmleri gösterilmeye başlandı. İthal filmlerle baş etmeye çalışan yerli yapımcılar seks ve şiddet filmlerine yönelmeye başladı ancak bu da yerli film sanayini çökme noktasına taşıdı. 1975 ve 76 yılları arasında ülkeye 600-900 arası yabancı film girerken 1977 yılında İran’da sadece dokuz film çekildi.  Bunlardan bir tanesi mesut Kimyayi’nin çektiği ve solcu iki gencin hikâyesini anlatan “Geyikler” filmiydi. İran sinemasının ilk partizan filmi kabul edilen “Geyikler” aynı zamanda o zamana kadarki en siyasi film olarak da kabul ediliyor. O dönemde sansüre takılan film ancal filmdeki solcu gençler hırsız olarak değiştirilince gösterim izni alabilmiştir. (Berber,2011,s.75) 1977 yılında sadece Ali Hatemi’nin çektiği Sutedelan filmi gösterime girebilmiştir. Nitekim Daryuş Mehrcuyi’nin 1974 yılında çektiği Dayere-e Mina (Gökkubbe) filmine 3 yıl gösterim izni verilmemiş 1977’de gösterim izni aldıktan sonra yine aynı yıl Paris Festivali’nde Antende ödülünü, 1978’de Berlin Festivali’nde de Katolik Kilisesi ödülünü kazanmıştır.

Kaynakça

BATUR, Sabire (2007), Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir

BERBER, Fatma (2011), Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul

HASAR, Ali (2012), Yek Atash, http://www.sinemazingo.com/yek-atash-a-fire-1961

POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi