Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

19. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’ni yazarlarımızdan Halil İbrahim Sağlam takip ediyor ve festivali bölüm bölüm inceliyor.

Dünya Festivallerinden Bölümü

19. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’nin “Dünya Festivallerinden” bölümünde bu yıl Ildiko Enyedi’den On Body and Soul, Olivier Assayas’tan Personal Shopper, Asghar Farhadi’den The Salesman, Raoul Peck’ten Young Karl Marx, Xiaogang Feng’ten I am Not Madame Bovary, Kristina Grozeva – Petar Valchanov’dan Glory filmleri yer alıyor.

On Body and Soul

on-body-and-soul-1-filmloverss

Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra çektiği, Berlin’den “Altın Ayı” ödülüyle geri dönen son filmi On Body and Soul, Budapeşte’de bir mezbahada geçen hikayesinde şirketin 50’li yaşlardaki mali direktörü Endre (Geza Morcsanyi) ile 20’li yaşlardaki kalite kontrol müfettişi Maria (Alexandra Borbely) arasındaki ilişkiyi fantezi boyutunda ele alıyor. Normal yaşamlarında birer kayıp ruh olan iki karakter, farkında olmadan beden olarak rüyalarında bir geyik çifti olarak karlı ormanlarda beraber dolaşıyorlar. Şirkette yaşanılan bir olayın ardından tesadüfi bir şekilde geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark eden ikilinin ilişkisi de bu noktadan sonra ilginçleşmeye ve derinleşmeye başlıyor.

Ana karakterleri arasında güçlü bir duygusal çekim oluşturmayı başaran yönetmen Enyedi, yavaş ama istikrarlı bir tempoda ilerleyen bu çekimi rüyaların getirdiği fantezi imgelerinden güç alan mizahi dokunuşlarla süsleyerek görsel açıdan hafızada kalıcı imgelerle dolduruyor. Böylelikle filmin rüya ve gerçek arasındaki paralel alanda benzer çekimler dokuyan sinematografisi gerçeküstücü, şiirsel ve incelikli bir dil kazanıyor. Filmin gerçek hayatta mezbahada geçmesi, mezbahada çalışan iki kişiyi odak noktasına alması ve hayvanların kesim görüntülerinin verdiği rahatsızlıktan sonra “rüyalarda buluşan” bu ikiliyi beyazlar içinde huzur veren bir ormanda bir çift geyik olarak resmetmesi ayrıca anlam kazanıyor. Özellikle filmin finale doğru duygusunu tavan yaptıran trajik sahnesi, İngiliz şarkıcı Laura Marling’in ‘What He Wrote’ şarkısıyla mükemmel bir uyum yakalayarak izleyiciyi derinden etkilemeyi başarıyor.

Personal Shopper

personal-shopper-filmloverss

Cannes’daki ilk gösteriminde bazı seyirciler tarafından yuhalanan, ikinci gösteriminde ise dört dakika boyunca ayakta alkışlanan ve en son festivalden “En İyi Yönetmen” ödülüyle dönen Personal Shopper’ın bu konudaki ünü iyice yayıldı ve ya çok sevilen ya nefret edilen bir film haline geldi. Hem filmin Türkçe çevirisinde olduğu gibi hem de alt katmanlarında iki farklı hayalet hikayesi anlatan yönetmen Assayas’ın, korku ögesi olarak güncel etkisini yitiren hayaletleri izleyiciyi tekrar inandırma ve onları perdede resmetme konusundaki başarısı korku türünün özündeki fantastik varlıkları sanatsal bir forma kavuşturmasında yatıyor. Karşımızda çok basit bir hayalet efekti var ve karanlık perdede görünmekle görünmemek arasındaki o ince çizgide yarattığı tedirginlik kuşkusuz sinemada yaşanan en tuhaf hislerden biri.

Assayas, hem spiritüel hem de gerçek dünyada cevap arayan bir karakter üzerine detaylandırdığı senaryosunda iletişim kurmak için doğru araçlara sahip olmadığımızı, sadece bilgi alıp o bilgiyi istediğimiz gibi yorumladığımızı vurgulayarak materyalizmin ve spiritüalizmin ürkütücülüğünü karşı karşıya getiriyor. Bunu yaparken de Kristen Stewart’ın doğal, çıplaklık açısından cesur, kayıtsızlığıyla her daim acı içinde olduğunu hissettiren, bu hüzünlü ifadesine rağmen perdedeki aurasıyla her daim çekici kalmayı başarabilen performansından güç alıyor.

The Salesman

the-salesman-filmloverss

İran sinemasının en etkili yönetmenlerinden Asghar Farhadi’nin geçen yıl Cannes Film Festivali’nden “en iyi senaryo” ve “en iyi erkek oyuncu” ödülleriyle dönen, Akademi Ödülleri’nden ise “yabancı dilde en iyi film” ödülüyle ayrılan son filmi The Salesman, dramatik yapısı içindeki güçlü karakter ikilemleri, başarılı oyunculukları, tiyatroyla ilişkili anlatısı ve finalinde yarattığı mideye yumruk yemiş hissiyle hafızalara kazınıyor. Farhadi, tıpkı önceki filmleri About Elly, A Separation ve Le Passe’de olduğu gibi tüm karakterlerinin dramatik çıkmazlarına ayrı bir alan yaratan senaryosundan güç alırken, açılış sahnesinde karakterlerin içinde yaşadığı, çökmekte olan binayı, yaşanan olay sonrasında çökmeye başlayan ilişkiler için bir metafor olarak kullanıyor.

Farhadi, Arthur Miller’in Satıcının Ölümü oyununu sahneleyen, İran’ın kültürlü, entelektüel sınıfından tiyatrocu çifti Emad ve Rana’nın yaşadıkları bir saldırı sonrasındaki travmaları üzerinden doğru ve yanlışın ahlaki boyutları üzerine bir sorgulamaya girişiyor. Kişisel bir çatışmadan tüm İran toplumunun baskıcı, ataerkil, sansürcü ve muhafazakar kodlarına eleştiriler getiren film, birey üzerinden intikam, ahlak, adalet ve ceza kavramlarını özellikle finale doğru sert ve sinir bozucu sahnelerle ortaya koyuyor. Filmin içerisinde Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak (2002) filminin DVD’sinin gözüktüğü ve sınıfta öğretmenin öğrencilerine İran sinemasının başyapıtlarından Dariush Mehrjui’nin Gaav (1969) filmini izlettiği sahneler ise sinefiller açısından ayrı bir önem kazanıyor.

Young Karl Marx

young-karl-marx-filmloverss

Haitili yönetmen Raoul Peck bu yıl yeni iki filmiyle beraber festival programında. Peck, A.B.D’deki ırkçılıkla ilgili ses getiren belgeseli I am Not Your Negro’nun yanı sıra, 20. yüzyılın en önemli filozoflarından Marx’ın gençlik yıllarını anlatan, Fransa – Almanya – Belçika ortak yapımı bir kurmaca filme, Young Karl Marx’a imza attı. Marx’ın 1844 – 1848 yılları arasındaki hayatına, Paris’e sürgüne gitmesine, yakın dostu Friedrich Engels’le tanışmasına, karısıyla olan ilişkisine, komünizmin ve işçi hareketinin temellerini atmasına ve Komünist Manifesto’yu yayınlamasına odaklanan film, sanat yönetimi, mekan kullanımı ve kostüm tasarımı açısından eli yüzü düzgün bir yapım.

Filmin uzun ve felsefik diyalogları dönemin ruhu düşünüldüğünde yapay kalmıyor, Marx başta olmak üzere karakterlerin de tipoloji bakımından sırıtmadığını söylemek mümkün. Buna rağmen oyunculuklarından atmosferine, diyaloglarından görsellerine, anlatısından yönetimine kadar filme sinmiş bir standartlık hakim. Film, Marx ve Komünist Manifesto gibi sinemasal açıdan özel ve iddialı olması gereken bir hikayeyi ilginç kılabilecek bir olay örgüsüne, akılda kalıcı sahnelere, öne çıkan güçlü oyunculuklara ya da fark yaratan bir yönetmen dokunuşuna sahip değil. Bu yüzden filmin kalıcı olması zor gözüküyor, ileride hakkında en fazla “Marx’la ilgili böyle bir film de çekilmişti” denilecektir.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi