16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin her yıl olduğu gibi bu yıl da en çok ilgi ve merak uyandıran bölümlerinden biri “Karanlık & Köşeli”. Dünya sinemasının en sert, karanlık, acımasız, şiddetli, tartışmalı filmleri arasından önemli keşif filmlerinin çıktığı bu bölüm, kişisel olarak her yıl tüm seçkisini izlediğim bir bölüm. Bu başlık altında festival boyunca !f İstanbul Karanlık & Köşeli bölümünden izlediğim filmlere dair izlenimlerimi sizlerle kısa kısa paylaşacağım.

Annemin Gözleri – The Eyes of My Mother

1990 doğumlu genç yönetmen Nicolas Pesce, ilk filmi olan The Eyes of My Mother’la korku sinemasında güçlü bir çıkış yaparak Sundance’ten bu yana birçok festivalde dolaşarak oldukça ses getirdi. 76 dakikalık kısa süresiyle ve siyah-beyaz bir atmosferde insan ruhunun derinlerindeki kötücüllüğü ürkütücü bir gerçeklik hissiyatıyla vererek izleyiciyi dehşete düşüren Pesce, psikopatlığın ve rahatsız ediciliğin sınırlarını zorlamasına rağmen bunu oldukça dingin bir anlatımla yapıyor. Korku filmlerinin vazgeçilmez unsurlarından ses efekti ya da aşırı müzik kullanımının olmadığı film, gerilim unsurunu karakteristik yüz ifadelerine ve beden dillerine sahip oyuncu seçimlerinden sağlıyor. Öyle ki, bir insanın içinden adeta bir canavar çıkabileceğini Kika Magalhaes ya da Diana Agostini’nin sessizliğiyle rahatsız eden ifadeleriyle hissedebiliyoruz.

The Eyes of My Mother için Hitchcock’un Psycho’sunun çok daha minimal ve festival izleyicisi kitlesine yönelik bir 21. yüzyıl varyasyonu olduğunu düşünmek de mümkün. Francesca’nın annesini kaybedişini kabullenememesiyle büyüyen trajedisi Norman Bates’e benzer bir kişilik analizinde seyrediyor. Psycho haricinde korkunun birçok alt türündeki filmlere dair yapılan saygı duruşları kendini belli ediyor. İnsanların içinde bir canavar yattığını ama bunun doğuştan var olan bir özellik mi yoksa koşullara göre mi oluştuğunu irdeleyen film, sanki Bela Tarr filmlerinin sinematografisinde ve soğukkanlılığında bir Teksas Katliamı izliyor hissiyatı yaratarak sinemadaki en şaşırtıcı deneyimlerden birine dönüşüyor.

Yıkım Bebekleri – Destruction Babies

!f İstanbul’un Uzak Doğu sinemasından getirdiği filmler her zaman keşfe değer oluyor ve Tetsuya Mariko’nun yönettiği Destruction Babies “Karanlık & Köşeli” bölümünün en öne çıkan filmlerinden biri olmayı başarıyor. Mariko, Fight Club ve A Clockwork Orange’dan esinlendiğini belli eden bir dünya yaratarak bu iki filmin bileşiminden Japon toplumuna, genç nesle dair gözlemlere, sosyal medya bağımlılığına, şiddet eğilimlerine dair sert ve sarsıcı bir eleştiri ortaya koyuyor.

Kavga etmeden yaşayamayan, dövmekten de, dayak yemekten de zevk alan ana karakteri başlangıçta oldukça ilgi çekiyor. Öyle ki, ilk yarım saatlik bölümde karakterin Tokyo sokaklarında önüne gelene sataştığı bu istikrarlı tavrı izleyicinin kahkaha atmasına bile sebebiyet verebiliyor. Fakat bu sonsuz şiddet akışı filmin tamamına yayılmaya başladığında bir noktadan sonra film mizahını kaybetmeye başlıyor. Hayatta kaybetmeye mahkum olmuş, dövüşmeye korkan başka bir karakterin bundan cesaret alarak daha beter bir şekilde çığrından çıkmasıyla beraber film iyice ciddileşiyor ve karanlık bir ton kazanıyor. Bütün bu olaylar yaşanırken ortalıkta bir tane bir polis olmaması en başta ülkenin emniyet teşkilatına bir eleştiri gibi gelse de bütüne bakıldığında inandırıcılık açısından sınırları zorlamaya başlıyor. Filmin “şiddet” konusunda Otomatik Portakal gibi büyük bir sonuca ulaşamayıp finalde yetersiz kalması biraz potansiyelini harcamasına neden oluyor. Buna rağmen baştan sona kendisini ilgiyle izlettirerek, bazen kahkaha attırarak, çoğu zaman topluma ve şiddete dair düşündürterek kendi çapında ufak bir külte dönüşme ihtimali de taşıdığını söylemek gerek.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi