Sinema tarihine iz bırakmış biyografik filmlerden birkaçını hatırlayalım, hatırlatalım istedik. Bu listeyi hazırlarken filmloverss yazarları olarak kendi önerilerimizi sizlerle paylaştık, 2 öneri de Sinematopya‘nın kurucusu Burak Hazine‘den aldık.

Andrei Rublev (1966)

AndreiRublev

Sinema tarihinin en büyük başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Andrey Tarkovski imzalı Andrei Rublev, 15’inci yüzyılın başlarında yaşamış ressam ve daha sonra aziz olarak kabul edilecek Andrey Rublev’in hayatının çeyrek asrına göz atıyor. Uzun plan sekansları, tabloları andıran ve hatta onlara ilham veren görüntüleri, her defasında farklı anlamlar çıkarılan replikleri ve siyah beyaz örgüsüyle yönetmenin filmografisinin mihenk taşı olan bu eser, her biri sinema tarihine bir şekilde mal olmuş sekiz ayrı bölümden oluşmaktadır. Rublev ve Kirill isimlerinde iki keşişin, uzaklardaki bir kilisenin duvarına ikon çizmek üzere yola çıkmalarıyla başlayan hikaye, arkadaşlar arasına haset düşmesi sonucu şekillenerek zaman zaman metaforik, bazen de romantik bir anlatımla seyircinin ruhuna işler. Balonla uçma ve kilise çanının yapılış sekanslarıyla büyüleyen filmde Tarkovski’nin diğer eserlerinde de kullandığı bir takım imgeleri oldukça rahat bir şekilde gözlemleriz. Şiddet olgusunun birbirine zıt açılardan işlendiği Andrei Rublev, hiç şüphe yok ki sıradan bir insanın hayatı üzerinden yapılmış ve yapılabilecek en etkileyici sosyal eleştiri ve gözlemdir.

Burak Hazine

Gandhi (1982)

gandhi

Sömürgeciliğe, emperyalizme karşı durmak ve kan akıtmadan kazanmak dendiğinde akla gelen belki de ilk isim Gandhi… 20 yüzyıla  “Uğrunda ölmeyi göze alacağım birçok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiçbir dava yoktur.” sözünün hakkını veren duruşuyla, pasif direniş eylemiyle adını yazdıran Gandhi, bugün de herkes tarafından sevilen ve hayatı en çok ilgi çeken kişi. 

Richard Attenborough’un yönetmenliğini yaptığı 1982 yapımı filmde Ben Kingsley, Daniel Day Lewis, Martin Sheen, Candice Bergen gibi usta oyuncular oynuyor. Filmde Gandhi’yi canlandıran Ben Kingsley, tarih boyu unutulmayacak bir oyunculukla hafızalara kazınıyor. En iyi biyografik filmlerden biri kabul edilen 3 saatlik film 11 dalda aday gösterildiği Oscar ödüllerinden  “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi erkek oyuncu” başta olmak üzere 8 dalda ödül kazanıyor. Ayrıca filmin dünya çapında birçok ödül töreninden 30’un üzerinde ödülü bulunuyor. Gandhi’nin 40 yılını, her türlü zulme karşı mücadelesini, yaşadığı zorluklara rağmen asla barışçıl yaklaşımından taviz vermeyen duruşunu anlatan film, bugün de, bundan yıllar sonra da özgürlükleri için mücadele edenlere ilham kaynağı olacağa benziyor.

Kübra Çağlayan

Amadeus (1984)

Amadeus

Adı sonsuza kadar yaşayacak, dünya son bulana kadar unutulmayacak kişiler varsa Wolfgang Amadeus Mozart onlardan biri, belki de listenin en başındaki kişi olmalı. İlk konçertosunu 4 yaşında, ilk senfonisi 7 yaşında, tüm bir operayı 12 yaşında bestelemiş 35 senelik kısa ömrüne 623 eser sığdırmış Mozart bir dahi, bir aykırı, bir ölümsüz.  Mozart, Antonio  Salieri’nin tanıştıktan sonra “Gördüğüm Mozart değil, Tanrı’nın kendisiydi.” diye anlattığı kişi…

Mozart’ın hayatını, kendisine hayranlık duyan ve yaşadıkları dönem boyunca kendisine rakip olarak gören meslektaşı Salieri’inin dilinden anlatan film kesinlikle bir klasik. Film Mozart’ın sadece müzik ile dolu yaşamını değil, nasıl ürettiğini, üretim sürecindeki sancılarını, topluma aykırı kişiliğini, aynı zamanda yaşamını idame ettirmek için çektiği bin bir zorluğu anlatıyor.  1984 yılında Milos Forman tarafından çekilen, 8 Oscar ve dünyanın birçok ülkesinden de sayısız ödül kazanan filmde Mozart’ın hayatı ile ilgili anlatılan bazı detaylar ve Antonio  Salieri’nin Mozart’ı öldürdüğü iddiası tarihsel kaynaklar tarafından doğrulanmasa da, film, Mozart’ı canlandıran Tom Hulce’un ve Salieri’yi canlandıran F. Murray Abraham’ın müthiş oyunculuğu için bile izlemeye değer. 

Kübra Çağlayan

The Doors (1991)

TheDOORs

Nasıl William Blake’in “Eğer algının kapıları temizlenseydi, her şey insana olduğu gibi sonsuz görünürdü” sözü tüm zamanların en büyük grubu The Doors’a ilham kaynağı olduysa, bu müzik grubu ve onun fenomen yıldızı Jim Morrison da Oliver Stone’a tüm zamanların en iyi müzik filmlerinden birini yapma fırsatını verdi. 1991 tarihli “The Doors”, grubun öyküsünü sadece kronolojik açıdan ele almıyor. Sinemanın algı kapılarını temizleyerek izleyiciye de benzersiz bir görsel-işitsel deneyim yaşatıyor. Çocukken gördüğü trafik kazasında ölen bir Amerikan yerlisinin ruhunun kendi bedenine geçtiğine inanan Morrison’ın şaman inancı, 60’ların sonundaki gençlik hareketleri, pop sanatı ve bunun tam karşısında duran devlet otoritesi ile deniz aşırı savaşlar arasındaki gerilim, Stone’un yarattığı benzersiz 60’lar atmosferi içerisinde hiç olmadığı kadar gerçek ve hayalin ince çizgisinde salınıyor.

Val Kilmer’ın rock müziğin “Kertenkele Kralı”nı muazzam bir performansla canlandırdığı film gerçeküstücü havasıyla Jim Morrison’ın kişiliğine ve inandığı değerlere saygıda kusur etmiyor. Morrison yazdığı sözlerle sonsuzluğun bir parçası olmak istiyordu, hayranları ise sadece onunla birlikte olmak. Film ise iki bakış açısının başarılı bir birleşimi: Aşırılıklarla dolu ve bir o kadar da tutkulu bir aşık olan Jim Morrison. The Doors’un müziği hiç unutulmadı ama film ilginç bir şekilde zamana yenik düştü.

Batu Anadolu

Schindler’in Listesi (1993)

schindler-s-list-original2

Alman işadamı Oskar Schindler’in, fabrikasında çalışacak Yahudi işçilerden oluşturduğu liste, bir nevi 2. Dünya Savaşı’nda kimin yaşayıp kimin öleceğinin belirlendiği bir liste olarak kayıtlara geçiyor. Naziler’in uygulamış olduğu soykırımdan 1200 Polonya Yahudi’sinin kurtuluş hikâyesini konu alan film, itibar edenler için IMDB’nin oluşturduğu listede en iyi biyografi filmi olarak öne çıkıyor. Aldığı BAFTA, Altın Küre, Grammy ödüllerinin yanı sıra Akademi’nin de tam 7 dalda ödüle layık gördüğünü belirtmeden geçmeyeyim. Birçok sinefilin listesinde Spielberg’ün incisi olarak arşivlenen filmin hafızalardan silinmeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Sinematografisiyle büyüleyen siyah beyaz filmde gördüğümüz tek renk; küçük bir kız çocuğunun montuna ait… Filme rengini veren rahatsız edici bir ‘kan’ kırmızısı. Sadece filmdeki dramın değil; 2. Dünya Savaşı’nın ve hatta insanlık tarihinin bütün savaşlarının acısı sadece malum sekansa bile öyle bir sığdırılıyor ki savaş naraları atmak imkânsız hâle geliyor. Sınırda savaş muhabbetlerinin döndüğü bu günlerde, savaş çığırtkanları için özellikle tavsiye ediyorum. İzleyin ve tahammül edin. Kim, ne sebeple karşı karşıya gelirse gelsin savaşın bir cinayet olduğu gerçeği daha vurucu anlatılamazdı. 

Özge Yağmur

Piyanist (2002)

pianist

2. Dünya Savaşı sırasında Almanların Polonya’ya saldırması esnasında Varşova’dan kaçabilmiş Yahudi asıllı besteci ve piyanist Wladyslaw Szpilman’ın soykırımdan kurtuluş hikâyesi… Yani, daha önce sinema tarihinde onlarca örneğini gördüğümüz ırkçılık ve soykırım temalı bir film daha mı diye sormamıza oldukça müsait. Ama bu listeye girmesinin göz ardı edilemeyecek sebepleri var elbette. Müzikleri, kadrosu ve sinematografisiyle dinamik bir yapıda olan film, Polonski’nin en önemli filmlerinden biri. Üstelik kurgu-drama olmaması bir yana, oldukça sarsıcı bir trajedi.

Böylesine ‘ırkçılığa karşı’ duran filmlere “Yahudi filmi bu ya!?”,  “Hep aynı konular…”, “Bizim tarihimiz daha iyi film olur.” vs cümleleriyle yaklaşan insanların, şans verirlerse, tabusunu yıkabilecek güçte. Ve Schindler’s List kadar süresi uzun bir film de değil; ikisi arasında yapılacak bir kıyaslamada Pianist’in daha akıcı bir üslubu olduğunu da söyleyebilirim. Savaş görüntülerine klasik müziğin eşlik ettiği sekanslarda sanatın savaştan daha üstün olduğu bir dünya dileniyor âdeta. Genel olarak etkileyici bir anlatım dili hâkim ve bu oldukça ön planda ama filmi asıl etkileyici kılan Adrian Brody’nin performansı bana kalırsa. Cast olarak o kadar doğru bir seçim ki, acıyı yüzünde bu kadar iyi tarif edebilecek başka bir oyuncu düşünemiyorum. Kısacası, ırkçı fikirlerle doğası bozulmamış insanların kaçırmaması gereken, replikleriyle akıllara kazınacak bu filmi özellikle “üşüyen” herkes izlemeli.

Özge Yağmur

Düşler Ülkesi (2004)

Findingneverland

Sayısız kez sinemaya uyarlanan Peter Pan’in yanı sıra bu ölümsüz eserin yaratıcısı J.M. Barrie’nin hayatı da Düşler Ülkesi (Finding Neverland) ile beyazperdede kendisine yer bulmuştur. En son Dünyalar Savaşı Z ile adını daha geniş kitlelere duyuran Marc Foster’ın yönettiği filmin oyuncu kadrosu da Barrie’nin adına yakışır şekilde ünlü isimlerden kurulu. Barrie’yi genelde sıra dışı roller de görmeye alışık olduğumuz Johnny Depp canlandırırken kendisine Kate Winslet eşlik ediyor.

Film, yazdığı son oyunun aldığı tepkilerden memnun olmayan Barrie’nin, yeni arayışlar içindeyken tanıştığı bir aileden ilham alarak Peter Pan’i yazma sürecini konu alıyor. Masalsı anlatımıyla “Bir yazar, ölümsüz bir eseri nasıl yaratır?” sorusuna cevap niteliği de taşıyan film, duygu yüklü bir dram olmasına rağmen yüzde gülücüklerin oluşmasına yol açan bir etkiye sahip. 

Utku Ögetürk

Göklerin Hakimi (2004)

aviator1

“Teksas’ta her şey biraz daha büyüktür” sözü belki de Teksaslı bir milyarder olan Howard Hughes’ü ifade etmek için en iyi tercih olabilir. Henüz on dokuzunda ailesinin ölümüyle büyük bir servetin tek varisi olan Hughes, petrol sondajından elde ettiği geliri iki büyük tutkusu için harcamaktan geri kalmadı: Sinema ve havacılık. Usta yönetmen Martin Scorsese ise bu ilginç karakterin tüm görkemini kendi sinema görkemiyle bir araya getirmekten çekinmiyor.

Göklerin Hakimi biyografik bir film olmasına karşın bir büyüme ya da olgunlaşma hikayesi değil. Tam tersine hep çocuk kalan; annesinin telkinlerini takıntı haline getirmiş, yaldızlı paketler içindeki hediyeler gibi gösterişli filmlere, uçaklara tutkuyla bağlı bir adamın hikayesi. En son “Hugo” ile Melies’e saygıda kusur etmeyen Scorsese, bu sefer Hollywood’un ilk milyon dolarlık filmini çeken (Hell’s Angels), cinsellik tabularını yıkan ve stüdyolara kafa tutarken bu sanatın en büyük isimlerinden biri olan Howard Hawks’ı takdim eden Hughes’a olan hayranlığını gizleyemiyor. Öyle ki karakterin kişilik bozukluğunu bile onun lehine çeviren, “seni öldürmeyen şey güçlü kılar” düsturunu benimseyen bir anlayış sergiliyor.

Göklerin Hakimi zamanında beğeniyle karşılansa da usta yönetmenin, “görkemli dönem filmi” yapısına sırtını dayadığını düşünenler az değildi. Ama en azından Leonardo Di Caprio’nun çarpıcı performansı, oyuncunun kariyeri için önemli bir kilometre taşı.

Batu Anadolu

Kraliçe (2006)

thequeen

Günümüzde belgesel filmler bile yapan ve izleyen kişinin algılarına göre şekillenirken, belgeseli ve kurmacayı bir araya getiren biyografik filmlerin iki yöne de çekilmesi mümkün. Ama bazıları var ki ikisi arasındaki dengeyi sağlarken etkileyici olmayı başarabiliyorlar.

Usta sinemacı Stephan Frears’ın filmi Kraliçe (The Queen) onlardan biri. Prenses Diana’nın ölümünden cenazesine kadar geçen bir haftayı kraliyet ailesinin ve özellikle Kraliçe Elizabeth’in bakış açısından ele alırken, çizdiği soğuk ve sert kraliçe imajını müthiş bir hümanizm ile birleştiriyor. Kuşaklararası farklılıkların, değişen politikaların ve yetiştirilme tarzlarının karşıtlığını dramatize etmek yerine insancıl portreler sunarak tercihleri ve duyguları yargılamaktan kaçınıyor. İnsan ilişkilerinde belli bir mesafeyi koruyan kraliyet ailesi ile insancıl, “halk”a dair olanı temsil eden Diana’nın zıtlığı, mekan kullanımına da yansıyor. Olaylar esnasında boş kalan Buckingham Sarayı’nın içi kraliyeti tehdit ederken sarayın dışı İngiliz halkını, kraliçenin inzivaya çekildiği Balmoral ise Araf’ı temsil ediyor.

Filmin başarısında ana etkenlerden en büyüğü Helen Mirren’in mükemmel performansı. Daha sonra iki kez daha Tony Blair’i canlandıracak olan Michael Sheen ile birlikte karşılıklı çok az görünseler de yarattıkları sinerji inanılmaz.

Kraliçe, geleneksel ile modern arasında yolunu bulmaya çalışan İngiliz halkına uzlaşma umudu veriyor. Kişisel bir hikaye tarzını benimseyeceğini düşündüğüm “Diana”nın kraliyet ile halk arasındaki tezatlıkla ilgili neler söyleyeceği ise merak konusu.

Batu Anadolu

Kelebek ve Dalgıç (2007)

divingbell

Ünlü magazin dergisi Elle’de editörlük yapan Jean-Dominique Bauby’nin gerçek hayatını konu alan film, yönetmeninin tüm olayı felç geçiren Jean Do’nun gözlerinden anlatması sebebiyle Kelebek ve Dalgıç’ı sıradan bir film olmaktan alıyor, izleyicinin Jean Do’nun bedeninde hayat bulmasını sağlıyor.

İmrenilecek bir hayata sahip olan Jean Do’nun yaşantısının nasıl bir felakete sürüklendiğini çarpıcı bir anlatıyla betimleyen bu biyografik film aynı zamanda bir mucizenin beyazperdeye taşınma hikayesi olarak da görülebilir. Film başarısını her ne kadar yönetmenin dehasından alıyor olsa da oyunculukların da son derece başarılı olduğunu atlamamak gerekiyor. Sadece gerçek bir olaya dayanması sebebiyle  değil, gücünü seyircinin acıma duygusundan alan filmlerin başvurduğu klasik yöntemlerin dışına çıkarak, kolay yola sapmadan derin bir etki bırakması sebebiyle türünün en iyi örneklerinden biridir.

Utku Ögetürk

Kaldırım Serçesi (2007)

lamome

İnsanoğlunun en temel dürtülerindendir beğenmek ve beğenilmek. Kişi beğenildiğinden çok, beğenir başkalarını. Bu kişi hemcinsimiz de olabilir, karşı cinste. Sporcu da olabilir, oyuncu da, şarkıcı da, ressam da. Bazı beğendiklerimiz hakkında ayrıntı boyutunda bilgi sahibi olduğumuz halde,  bir çoğunu derinine inemeden beğenip, takdir edip, saygı duyuyoruz.

Edith Piaf’la tanışmam üniversitenin ilk yılında Yann Samuel’in yönettiği Jeux d’enfants filmi ile olmuştur. La vie en rose şarkısının farklı versiyonlarını barındıran film, ünlü Fransız şarkıcının yanı sıra Marion Cottilard ile tanışmama da vesile olmuştur. 

Kaldırım köşelerinde şarkı söyleyerek geçinmeye çalışan minik bir serçe Edith’in, nasıl dünya çapında bir yıldıza dönüştüğünü gösteriyor bize Kaldırım Serçesi. Ünlü şarkıcının inişli-çıkışlı hayatı, müzikal kariyerindeki başarılar ve ilerleyen yaşlarında çektiği sağlık problemleri,  yönetmen Olivier Dahan’ın kurgusuyla o kadar güzel yansıtılmış ki perdeye, sinemanın riskli kulvarlarından biyografinin hakkının teslim edilerek yapıldığı bir film görmek kendi adıma oldukça sevindirici.

Filmin kuşkusuz en üzerinde durulması gereken noktası ise, filmdeki rolünden sonraki dönemde tipik Fransız kadınının uluslararası areneda bir kez daha popüler olmasını sağlayan  Marion Cottilard. Biraz daha zorlasa Piaf’ın çocukluğunu bile oynayacak olan Cottilard, ünlü müzisyenin gençliğini, yetişkinliğini ve yaşlılığını o kadar güzel canlandırmış ki Oscar, Altın Küre ve Bafta’dan gelen en iyi kadın oyuncu ödülleri bile performansının yanında küçük kalıyor.

Kaldırım Serçesi her yönüyle beklentileri karşılamış, hem Edith Piaf’a karşı hem de sinema kültürüne karşı sorumluluklarını çok güzel yerine getirmiş bir film. 

Nuri Şimşek

Milk (2008)

MILK

1970’li yıllarda eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra Kaliforniya eyaletinde belediye meclisine seçilen Harvey Milk birçok anlamda ilkleri temsil ediyordu. Söz konusu  böyle marjinal bir karakter olunca yönetmen ve oyuncuların da aynı kalibrede olması beklentisi doğuyor. Yönetmen koltuğundan Gus Van Sant’ı görmek, başrolde Sean Penn’i izlemek sanırım yeterince tatmin edici. James Franco, Emile Hirsch gibi isimler de bonus olarak yanında. En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine sahip film biyografiler arasında sıra dışı konusu ve oyunculuklarıyla kişisel listem de bir adım öndedir. Cesur bir adamın attığı adımlara şahit olmak isterseniz bu filmi kaçırmamanızı öneririm. 

Ayça Ögetürk

Lanet Takım (2009)

THE DAMNED UNITED. FILM STILL.

Koca kafa lakaplı Brian Howard Clough… İngiliz futbol tarihinin en önemli belki de en asi teknik adamı…

Bir teknik adamın hayatının filme çekilmesi çok alışageldik bir durum değil. Üstelik onca başarılara rağmen hayatının belki de en başarısız geçen döneminin bir filme konu edilmesi bir o kadar enteresan. Ancak Lanet Takım (The Damned United) filmine konu olan Brian Clough da futbol tarihi için kesinlikle alışageldik bir isim değil.  

Ünlü spor adamının yalnızca 44 gün süren Leeds United kariyerini anlatan Lanet Takım, yarattığı sahici atmosferle spor filmleri açısından da örnek teşkil edebilecek bir yapıya sahip. Micheal Sheen’in kariyerinin en iyi işlerinden birine imza attığı, bir adım daha ileri giderek oyunculuk resitali sunduğu film, sadece spor tutkunlarının değil tüm sinemaseverlerin şans vermesi gereken güzide biyografi örneklerinden. Özellikle de alternatif arayanlar…

Utku Ögetürk

Marilyn’le Bir Hafta (2011)

MY WEEK WITH MARILYN

Biyografi, türler arasında şüphesiz en tartışmalı olan türdür. Gerçeği ne kadar yansıtıyor, gerçeğe ne kadar bağlı kalındı, anlatılanlar gerçekten yaşandı mı gibi ardı arkası kesilmeyen sorular… Yönetmenlerse çoğu zaman çıkış yolunu insani duygularda bulur. Hollywood söz konusu biyografi olunca genellikle ünlü ve sansasyonel isimlerin hayatlarını uyarlamayı tercih ediyor. Marilyn Monroe kendi bağrından çıkardığı en sansasyonel ve ve ünlü isimlerden biridir. 2011 yılında yönetmen Simon Curtis, Colin Clark’ın Marilyn’le bir dönem yaşadıklarını konu alan kitabından uyarladığı filmde Marilyn’i bir başkasının gözünden anlatıyor. Böylelikle de aslında eleştirilere baştan gardını almış oluyordu. Marilyn rolünde izlediğimiz Michelle Williams’a Oscar adaylığı da getiren film, oyuncunun hayatına yüzeysel bir bakış atsa da yaşadığı gelgitleri, ruhsal bunalımları ve içsel yalnızlığını başarıyla dile getiren bir biyografik filmdir. 

Ayça Ögetürk

Lincoln (2012)

Lincolnposter

Uzun yıllar boyunca hayalini kurduğu Abraham Lincoln biyografisi için en sonunda Daniel Day-Lewis’i ikna eden Steven Spielberg, bir süredir sinema ahalisini memnun edemeyişinin ardından adeta küllerinden doğarcasına yarattı 2 Oscar ödüllü Lincoln’ı. ABD’nin 16’ncı başkanının ülkede bir nevi devrim niteliği taşıyan eylemlerini konu alan film, dönemin Kuzey ve Güney arasında yaşanan iç savaşına ve köleliği kaldıran meşhur 13’üncü anayasa değişikliğine odaklanarak söz konusu efsane ismin yaşamının son dönemlerine odaklanıyor. Day-Lewis’in yoğun makyaj altında sergilediği metot oyunculuğuna başarılı yan karakterlerin katılması ve harikulade bir sanat yönetimi ile o dönemin olabilecek en estetik şekilde yansıtılması sonucu Lincoln çoktan başarılı biyografiler klasmanına adını yazdırmış durumda. Kendinden emin, ileri görüşlü bir devlet adamını ve ailesine düşkün bir babayı anlatan senaryoda kahraman-Amerikan-insanı portresinin çizildiği atmosferi yoğun olarak hissedilse de Lincoln’ın politik bir figürden ziyade sıradan bir insan gibi resmedilmeye çalışılması filmin karakter bazındaki küçük açıklıklarını kapatıyor. Dünya tarihini kökten değiştiren devlet adamlarından biri olan Abraham Lincoln’ın vampirleri avladığı filmleri düşündüğümüzde Spielberg’e bir kez daha şükranlarımızı sunmaktan başka çaremiz kalmıyor.

Burak Hazine

  • Taner

    Bir listede Amadeus, Gandhi, Le scaphandre et le papillon gibi filmler varsa ben o listeyi ciddiye alırım. Bu filmlere ek olarak kendi önerilerimi de yazayım;

    Hotel Rwanda… Tek kelimeyle anlatacak olsam ‘çarpıcı’ derdim.

    Spor filmlerinden bir öneri getirecek olsaydım da Raging Bull’u listenize almanızı tavsiye ederdim.

  • Gülşah

    1992 yapımı Chaplin’i ekleyelim.

  • Öncelikle herkesin eline sağlık. Kelebek ve Dalgıç hakkında, biraz da mesleki birikimden faydalanarak bir yorum yapmak istiyorum.

    Baş karakterin geçirdiği hastalık, felç denecek kadar basit olmayan Locked-In Sendromu’dur. Bilinç tamamen açık olmasına rağmen yalnızca belli göz kasları, onları besleyen sinirlerin olduğu bölge damar tıkanıklığı ya da travmadan etkilenmediği için çalışır vaziyettedir. Tedavisi ne yazık ki yoktur bu sendromun.

    Neden yazdım bunları peki? Bu sendrom, sinir hastalıkları söz konusu olduğunda en korkulan tablodur. Ve kimse, hiçbir şekilde bu hastaların neyi, nasıl yaşadığını ve iç dünyasını bilemez. Adeta ölüsünüzdür ve sesinizi duyan yoktur. Kelebek ve Dalgıç’ın metin ve anlatım kısmı bu noktada devreye girer. Muhteşem bir senaryo, yönetmenin ellerinde adeta bir başyapıta dönüşür. Ölüm ve çeşitli hastalıklar filmlerde defalarca seyredilir fakat alışkın olduğumuz için bunlar seyirciye anlık hissiyatlar yaşatmaktan öteye geçemez. Bu film ise alışılagelmiş bir durumu, üstünkörü anlatmaktan ziyade bizzat hastanın gözünden vererek etkileyicilikte çığır açar. Aradan seneler geçmesine rağmen, hala ve hala baş karakterin tek gözüne dikiş atılma sahnesini POV açısından gösterilmesi beni tuhaf hissettirir. Hatta o sahne dahil filmin pek çok bölümü, benim için sinema tarihinin en rahatsız edici ve ürkütücü sahnelerinden bazılarını oluşturur.

    Sonuç olarak demek istediğim Kelebek ve Dalgıç çok özel bir film. Karakterin performansı, anlatımı, anlatım şekli, harikulade görüntü yönetimi ile pek çok sinemacıya ders niteliğindedir.

  • Pingback: Factory Girl Eleştirisi- Filmloverss()

  • Selim
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi