Bir Filmekimi daha geride kaldı. İlk kez dünya festivallerinde gösterilmiş ve birçoğu ödülle dönmüş filmleri seyretme şansı bulduğumuz 12. Filmekimi’nin ardından, izlediğimiz filmlerle ilgili tüm yorumlarımızı bir araya getirdik.

Bastards – Pislikler

İlk gösterimi Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde yapılan Pislikler, tam da adına yaraşır bir film. Birbirinin içine geçmiş hikayeler ve kasvetli atmosferinin yanı sıra, çarpıcı müzikleriyle de insanı içine çeken film, ara sıra duyduğunuz salondan çıkıp gitme arzusuna rağmen gözlerinizi perdeden bir an olsun ayırmanıza izin vermiyor. Yeğeninin başına gelen talihsizliklerle ilgilenmek üzere Paris’e dönen bir uzun yol kaptanının kendisini tuhaf ilişkiler içerisinde bulması üzerinden gelişen film, yer yer tesadüfleri fazla zorlasa da şimdiden Filmekimi’nin çok konuşulan filmlerinden olacak gibi duruyor.

Güzin Tekeş

Bastards – Pislikler 

Festival başlamadan kısa bir süre önce Pislikler filmiyle ilgili şöyle bir yorumda bulunmuştum;

“İlk filmi Chocolat ile Altın Palmiye’ye aday olan ve devamında çektiği filmlerle yakın dönemin en iyi kadın yönetmenlerinden biri olarak anılan Claire Denis’in son filmi Bastards bir intikam hikayesi. İlk gösterimini yine Cannes’da yapan filmi festivalde izleyebilecek olmamızın bir şans olduğunu düşünüyorum.” 

Ne yazık ki filmi seyrettikten sonra bu beklentim yerini tamamen hayal kırıklığına bıraktı. Kardeşinin ve yeğeninin başına gelen sorunları çözmek için Paris’e dönen Marco’nun kendisini sıra dışı ilişkilerin ve kirli oyunların içinde bulmasını konu alan film vermek istediği mesajları seyirciye aktramada başarılı olamadığı gibi müzikleri de dahil hiç bir alanda iz bırakamıyor.

Utku Ögetürk

le-passe-berenice-bejo-asghar-farhadi-1600x1066

The Past – Geçmiş

“Bir Ayrılık”tan sonra merakla beklenen ve belki beklentilerin büyüklüğünden dolayı onun kadar etkileyici bulunmayan “Geçmiş” aslında bahsi geçen filmle paralellikler kuruyor. Karşımızda yine birkaç insan arasında geçen; gürültünün neden olduğu iletişimsizlik üzerinden sahici insan portreleri çizen bir film var. İlk filmdeki sınıf farklılıkları mevzusu yerini göçmenlik konusuna bırakmış gibi görünse de Farhadi konuyu bunun üzerinden kurmuyor. Onun yapmak istediği daha evrensel bir hikaye anlatmak ve karakter seçimlerinin de buna dayandığını düşünüyorum. Bence Farhadi’nin en büyük başarısı fazlaca diyaloglara dayalı olan filmi, polisiye bir anlatı gibi sunması ve buna karşın hikayeyi ucuzlaştırmaması. Karşımızda sorgulayan, iddialarda bulunan ve izleyiciyi doyuma ulaştıran değil; tam tersine düşünmeye, insan ruhunu anlamaya sevk eden bir eser var. “Geçmiş” belki “Bir Ayrılık”ın yerel zenginliğine ulaşamıyor ama onun alt metninden Rus klasiklerini hatırlatan bir insanlık ve muhasebesi sunuyor.

Batu Anadolu

The Past- Geçmiş

Bir Ayrılık’la Oscar kazanarak tüm dünyaya adını duyuran İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin İran dışında çektiği ilk film olma özelliği taşıyan Geçmiş, birçok sinemasever tarafından festivalin merakla beklenen filmlerinden biriydi. Kısaca konusuna göz atacak olursak film, yıllar önce Fransa’dan ve karısından ayrılmış olan Ahmad’ın resmi olarak boşanmak için Fransa’ya geri dönmesiyle gelişen olayları konu alıyor.  İlk bakışta oldukça sıradan görünebilecek bir hikayeyi, olabildiğince naif bir dille anlatan Farhadi, bize bir film değil, yakınımızda bulunan bir ailenin iç dünyasını seyretme şansı sunuyor. Bir Ayrılık’ın ardından artan beklentilere rağmen  ne  hayranlarını, ne de festival seyircisini hayal kırıklığına uğratmayan Farhadi, filmlerini yaşarken takip edebilme şansı bulduğumuz için şanslı olduğumuzu düşündüğüm ender yönetmenlerden.

Utku Ögetürk

Metro Manila

Metro Manila İngiltere’nin bu yıl Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan Sean Ellis’in yönetmenliğini yaptığı film Metro Manila, Sundance Film Festivali’nden de Dünya Sineması İzleyici Ödülü ile döndü. Filipinlerde küçük bir köyde yaşayan ve tarım ile artık geçinemeyen ailenin yeni bir hayat arayışı için büyük bir şehre göç etmesini anlatan filmin şiirsel bir dili var. Oscar ve ailesi, Manila’ya ilk geldikleri andan itibaren vicdan yoksunu insanlarla karşılaşırlar ama yaşadıkları zorluklara rağmen inançlarını kaybetmeden, birbirlerine karşı sevgilerini yitirmeden mücadeleye devam edecekler. Hem güzel ve zengin bir yaşam kurmak hem de dürüst kalmak mümkün mü sorusunu sorduran film, klişelerden uzak dokunaklı anlatımıyla izleyiciyi fazlasıyla etkiliyor. Özellikle oyuncuların gerçekten yokluk içinden gelmiş, hayatları boyunca kötüye bulaşmamış naif insan dokusunu izleyiciye geçirmedeki başarısı filmi başka bir noktaya taşıyor. Filmin kahramanı Oscar’ın ailesi için yaptığı son fedakârlık ise sizi derinden etkileyecek. Bu filmin son yıllarda izlediğim var olma savaşına, yaşam mücadelesine ve ailenin kutsallığına değinen en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

Kübra Çağlayan

Metro Manila

Metro Manila’yı izlediğiniz zaman neden İngiltere tarafından Oscar adayı olarak gösterildiğini anlayabiliyorsunuz. Egzotik ama modern bir çöplük olarak sunulan Manila şehrinin başrolde olduğu filmde köyden kente göç olgusunu işleyen hikayenin inandırıcılıktan uzak bir aksiyona dönüşmesi gecikmiyor. Sean Ellis’in temiz görüntü çalışmasını bir yana bırakırsak şehrin tek bakış açısından ele alınması, akıllara uzun yıllar oryantalizmin ekmeğini yiyen sinemacıları getiriyor.

Ellis’in de ele aldığı dünyayı sorgulamak ya da ona bir yorum getirmek gibi bir hedefi olmadığı düşünülürse Metro Manila’nın egzotizminin ağızlarda acı bir tat bıraktığını söylemek mümkün.

Batu Anadolu

Inside-Llewyn-Davis

Inside Llewyn Davis – Sen Şarkılarını Söyle

Coen Biraderler’in son harikası Sen Şarkılarını Söyle, hayranlık duyulacak bir eser niteliğinde. Coen’lerin kendilerine özgü mizah anlayışını, etkileyici müziklerle süsleyen film, her detayıyla neredeyse kusursuz.

Folk müziği sanatçısı Llewyn Davis’in hayatının bir bölümünü konu alan film baştan sona kadar Coen’lerin doknuşunlarını hissettiren oldukça karakteristik bir yapım. Özellikle Oscar Isaac’in neredeyse tek başına alıp götürdüğü film, oyuncunun kariyerinde zirve değeri de taşıyor.

Açıkçası, hiç uyanmak istemediğim bir rüya olarak nitelendirebileceğim Sen Şarkılarını Söyle, kanımca Filmekimi’nin en iyi filmi. Coen Biraderler ile aranızda bir duvar varsa bu film o duvarı yıkmak için biçilmiş kaftan, yok eğer ki zaten sıra dışı ikilinin hayranıysanız o zaman Sen Şarkılarını Söyle sizleri mest edecek.

Utku Ögetürk

The Look of Love – Ateşli Bakışlar

Filmekimi için film seçmeye çalışırken bir arkadaşım “Winterbottom’sız festival olmaz” demişti. Gerçekten de İngiliz yönetmenin üretkenliğiyle paralel olarak birçok filmini festivaller aracılığıyla gördüğüm için kendini şanslı hissedenlerdenim. “Ateşli Bakışlar” da bu sevgiyi karşılıksız bırakmıyor.

Tür sinemasının içinde gezinmekten korkmayan Winterbottom, İngiltere’nin en önemli yayıncılarından Paul Raymond’ın hayatı üzerinden kamerasını 20. Yüzyılın ikinci yarısındaki Londra’ya çeviriyor. Belgesel filmci kimliğini kurmaca filmlerde korumayı seven yönetmen; bu kimliği biraz daha arka planda bırakarak Raymond ve aile hayatı üzerinden, spot ışıkları altında ahlaki değerlerin geldiği noktaları “gözetliyor”. Dram yönü ağırlıklı olan film, içinde bulunduğu dönemi başarılı bir sanat yönetimi ile yansıtırken üzerine çok fazla bir şey söyleme gerekliliği hissetmiyor ve “24 Saat Parti İnsanları” kadar etkileyici olamıyor. Yine de Steve Coogan’ın ağır bir makyaj altında iyi bir performans çıkardığını ve yönetmenin mizah duygusunu sevenlerin hayal kırıklığına uğramayacağını söyleyebilirim.

Batu Anadolu

3

Young & Beautiful – Genç ve Güzel

Dünya prömiyerini Cannes’da yapan Ozon’un son filmi Genç ve Güzel için kısaca “ne umduk ne bulduk” diyebilirim.  Isabelle isimli 17 yaşındaki bir kızın cinselliği fahişelik yoluyla keşfetmesini konu alan film ilk 20 dakikasıyla beklentileri arttırsa da devamında vasatın üzerine çıkamıyor.

İlk bakışta alışa gelmiş bir konu gibi gözükmese de beyazperdede birçok kez farklı yönetmenler  aracılığıyla seyrettiğimiz bu hikaye sıradan bir biçimde işlenerek seyirciye hiçbir yenilik sunmuyor. Açıkçası üzerine uzun uzadıya yazmaktansa geriye dönüp baktığımda hatırlamak istemediğim bir Ozon filmi olduğunu  ve yönetmenin en vasat işi olduğunu söylemek yeterli olacaktır.

Utku Ögetürk

Young & Beautiful – Genç ve Güzel

Françoise Ozon’un Cannes’da gösterilen son filmi Genç ve Güzel yönetmenin senarist-yönetmen anlayışını sürdürdüğü bir ergen hikayesi. Ozon bu defa da Dans La Maison’un yolundan giderek, Fransa’nın değişen yeni neslinden “farklı” bir gencin hikayesini anlatıyor. 17 yaşındaki Isabelle’in cinselliğe olan yaklaşımının anlatıldığı Genç&Güzel olağanüstü bir film olamasa da yönetmenin tarzının dışına çok fazla çıkmayan, onun kendine özgü sıradanlığını yakalamış bir film.

Öte yandan, karakter derinliği konusunda bazı eksiklikler, hikayenin içi boş bırakılmış olması gibi toparlanamayan etkenler filmi sıradanlık ve sıkıcılık seviyesine indirirken, ilk 25 dakikasının oldukça ümit verici ilerlediğini de eklemeliyim. Kısacası Ozon’un son filmi Genç&Güzel ne Ricky kadar yaratıcı, ne de Evde kadar gerilimli ve hayal gücü yüksek bir film olabilmiş. Bir önceki filmi Evde’yi referans alan seyircisini hayal kırıklığına uğratabilecek olan film için beklentiyi biraz daha aşağıda tutmakta fayda var.

Ayça Ögetürk

İlo İlo

İlo ilo aslında hiç de yabancısı olmadığımız bir hikaye… Sırf emeği diğerinden daha çok para ettiği için, çocuğunu başka bir kadına emanet etmek zorunda kalan çalışan kadının hikayesi… Büyük şehirde hemen hemen her gün tanık olduğumuz, genellikle Türki Cumhuriyetler’den, çoğunluklada kendi çocuğunu başkasına bırakıp, burada başkasının çocuğuna bakarak para kazanmak zorunda kakan kadınların hikayesi… İlo ilo iyi bildiğimiz bu hikayede formüle Türkiye yerine Singapur, Türki Cumhuriyetler yerine de Filipinler’i koyarak ilerliyor… Filmin en çarpıcı yanı ise aşırı yaramaz erkek çocuğu karakteri… Bir yerden sonra yaramazlığın kötücüllüğe vardığı bu oğlan çocuğuyla, dadı arasında kısacık sürede, “anne”yi bile kıskandıracak bağın nasıl oluştuğu ise meçhul. Bir ilk film olmanın tüm zaaflarını taşıyan İlo İlo Cannes’da Altın Kamera ödülüne layık görülmüş. Hülya Avşar filmlerinden bile hatırladığımız hizmetçinin evin hanımının makyaj malzemelerini kullanması, takılarını takması klişeleriyle dolu film, belki Cannes için yeni ve çarpıcı bir hikaye olabilir ama bizim için fena halde tanıdık.

Güzin Tekeş

Shield of Straw – Katil Avı

Takashi Mike Katil Avı’nda son derece çarpıcı bir konu yakalamış. Bir çocuk tecavüzcüsünün öldürülmesi için konan para ödülünün bütün Japonya’da yankı bulan sonuçlarını anlatan film, ufak tefek mantık hatalarına rağmen oldukça akıcı bi senaryoya sahip. Hollywood aksiyonlarını aratmayan Katil Avı insanı film boyunca kendiyle muhasebeye sürüklüyor.

Güzin Tekeş

Locke

Steven Knight’ın yazıp yönettiği Locke, Filmekimi’nin “sürpriz film”i olarak takvime daha sonradan eklendi. Açıkçası “sürpriz film”le ilgili beklentilerin yüksek olması sebebiyle, Locke ilk bakışta sıradan bir seçim olarak duruyordu. Ancak, tek bir mekanda (araba) geçen Locke, namına yakışır şekilde festivalin sürpriz filmi oldu.

Locke karakterinin belki de hayatının en zor 90 dakikasını konu alan film, Tom Hardy’nin kariyerinin en iyi işi. Hardy, her ne kadar kolay gözükürse gözüksün, böylesine derin analiz edilmesi gereken bir karakterin içinde bulunduğu çaresizliği kusurusuza yakın bir performansla sergiliyor. Oldukça başarılı bulduğum filmin tek eksisinin Locke’nin babasıyla yaptığı gereksiz konuşmalar olduğunu düşünüyorum.

Utku Ögetürk

a-field-in-england-1024_LRG

A Field in England – Büyülü Tarla

Büyülü Tarla siyah beyaz görüntüleri ve halisülatif anlatımıyla Filmekimi’nin en sıra dışı filmlerinden biri. Tuhaf bir yol arkadaslığı üzerine kurulu hikaye Shakespeare vari karakterleri ve müthiş görsel diliyle izleyicisi için bilinçaltına benzersiz bir yolculuk sunuyor.

Güzin Tekeş

A Field in England – Büyülü Tarla

Ben Wheatley, izleyiciyi manipüle etmeyi seven bir yönetmen ve bunu da güçlü bir sinema duygusuyla yapmayı bugüne kadar başardı. Daimi senaristi Amy Jump ile hayat verdiği Büyülü Tarla filmi de yönetmenin anlayışının yeni bir uzantısı.

1648′de İngiltere İç Savaşı esnasında kırsalda karşılaşan dört adamın öyküsünü ele alan film; savaş filmi olarak açılıp önce bir dramaya ardından ise kara komedi  ve westerne  geçmekte sakınca görmüyor. İlk bir saatten sonra ise kendisini mistisizmin kacağına bırakıyor.

Reklam ve video kökenli Wheatley’in görsel açıdan olgun bir sinema diline ulaştığını söyleyebiliriz. Bergmanvari planlar, geniş açı çekimler ustaca sergilense de Büyülü Tarla, yönetmenin simgesel dilinden zarar görüyor. Filmin izleyici ile arasına koyduğu mesafe Kill List’in havada kalan anlatısını hatırlatıyor. Sonuç olarak Büyülü Tarla’nın serbest bir çalışma olarak görülmesi daha isabetli bir bakış olacaktır.

Batu Anadolu

Moebius

Moebius Kim Ki-duk’un tereddütsüz en sapkın filmi. Kıskançlıktan çıldırmış bir annenin başlattığı olaylar zincirinin şiddetin derinliklerinde gezinmekten kaçınmayan bir dille anlattıldığı film hassas izleyiciler için pek uygun degil. Ancak midesi ve sinirleri saglam olanlar için film son derece çarpıcı dakikalar vaadediyor.

Güzin Tekeş

The Congress – Son Şans

“Beşir’le Vals” filmi ile gerek görsel açıdan gerekse içeriden bir bakışla İsrail politikalarını ele alış şekliyle başarıya ulaşan Ari Folman, bu kez oklarını stüdyo ve yıldız oyuncu sistemine yöneltiyor. Bunu yaparken Stanislav Lem’in bilimkurgu klasiği “Gelecekbilim Kongresi” eserini akıllıca kullanarak serbest bir uyarlamaya imza atıyor. Oyuncuların benliklerini film stüdyolarına sattıkları alternatif (?) bir dünyayi Lem’in kitabi aracılığıyla rüya sekansları ile ütopik ve distopik açıdan iki bakışla ele alabiliyor.

Hikaye anlatımı açısından “Yapay Zeka”yı hatırlatan film, alt ve üst dünya karşıtlığı ile “Matrix”i andırıyor. Bu benzerliklere karşın anlatının merkezine stüdyonun üretim ideolojisini ve popüler kültür ürünü yıldızlarla özdeşleşerek benliğinden kurtulmak isteyen yığınları yerleştiriyor. Yer yer ele aldığı konuların ağırlığı altında filmin temposu düşse de Folman’ın son filmi, felsefeden ve mitolojiden beslenen bilimkurgu meraklıları için görülmesi gereken bir yapım.

Batu Anadolu

The Lunchbox – Sefertası

Sefertası belki festivalin en iyi değil ama en keyifli, en umut dolu filmi. Basit bir sefertası karışıklığının bambaşka dünyaları olan bir kadın ve bir adamı dert ortağı olarak bir araya getirdiği naif bir film Sefertası. Çarpıcı olmak, izleyenin boğazına bir yumru oturtmak için büyük hikayelere, iddialı projelere gerek olmadığının da kanıtı niteliğinde. Muzip dili ve oyuncularının çarpıcı performanslarıyla hafızalarda kalan film belki de Hindistan’ın “Mary and Max”i olarak kabul edilebilir. Cannes’da “İzleyici Seçimi” olan film, Filmekimi’nde de oyuncusu ya da yönetmeni gösterimde olmadığı halde seyirciden alkış alarak ödüllendirilen nadir filmlerden.

Güzin Tekeş

Omar – Ömer

Ömer, daha önce gördüğümüz Orta Doğu meselesi filmlerine benzemiyor. İsrail ajanlarıyla işbirliği yapmak zorunda bırakılan Ömer karakteri ve arkadaşları üzerinden bölgede yaşanan gerilimin “paranoya” kısmına yöneliyor. Zor şartlar altında yaşayan, duvarlar aracılığıyla birbirlerinden koparılmış insanlar daha ne kadar acı çekebilirler diye düşünürken hapishane günleri ve işkenceler, soykırım günlerine atıfta bulunuyor.

Yönetmen Hany Abu-Assad, bireylerin birbirlerini casuslukla suçladığı bir ortamda gerilim türü üzerinden değil de dram üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor ve sahici karakterler sayesinde bunu başarıyor. Fakat hikayenin ilerledikçe tekrarlara dayalı kalması ve bazı temel dayanakların zayıflığı (örnek olarak ajanların Ömer’e olan güveni) bu sahiciliğe darbe vuruyor. Yine de merak duygusunu son sahneye kadar ayakta tutan Abu-Assad, “Kurye” gibi facia bir Hollywood macerasından sonra bildiği topraklara güzel bir geri dönüş yapıyor.

Batu Anadolu

Omar – Ömer

Cannes Film Festivali’nden bu yıl Jüri Ödülü ile dönen, yönetmenliğini Filistinli Hany Abu-Assad’ın yaptığı “Ömer” aynı zamanda Filistin sinema endüstrisinin bütçesi tamamen Filistin tarafından finanse edilmiş ilk filmi olma özelliğini de taşıyor.  Dünyanın yıllardır kanayan yarası olan İsrail işgali altındaki Filistin’de geçen bir aşk hikayesi üzerinden bölgede yaşananlara da değinen film, baştan sona Filistinlilerin yaşadığı zulmü, hangi şartlar altında yaşam mücadelesi verdiklerini ve psikolojilerini anlatıyor.

Ömer çocukluk arkadaşları ve sevgilisi Nadya ile buluşmak için kurşunlara hedef olmayı göze alarak Batı Şeria duvarını aşan bir gençtir. Ama en önemlisi Ömer çocukluk arkadaşı ve sevgilisinin ağabeyi Tarık sayesinde artık bir direnişçidir. Bir İsrail askerinin öldürüldüğü olaya karışır. İsrail askerleri tarafından yakalanan Ömer direnişçilerin başı olan Tarık’ın yerini söylemesi için sorgulanır, hapishanede  işkence görür, aşağılanır. Her şeye rağmen arkadaşlarını ele vermek istemeyen Ömer’in aklında sadece sevdiği kız Nadya ile evlenmek vardır. Ancak Ömer ya 90 yıl hapis cezası yiyecek ya da İsrail ile işbirliği yapıp sevdiği kıza kavuşacaktır. Zaten işgal altında zor bir hayat yaşayan Filistin’li çocukluk arkadaşı olan Ömer, Tarık ve Amjad için bundan sonra güven, sadakat ve ihanet üçgeninde hayat hiç de kolay olmayacaktır. Yıllardır yaşadıkları zulmü  haberlerde izlediğimiz, gazetelerde okuduğumuz Filistin insanını biraz daha anlamak, hayatlarına yakından bakmak için Ömer izleyiciye bir yol açıyor.

Kübra Çağlayan

When Evening Falls On Bucharest Or Metabolism –  Bükreş’e Gece Çöktüğünde Yada Metabolizma

Bükreş’e Gece Çöktüğünde Yada Metabolizma, tamamen diyaloglar üzerinden ilerleyen, gerçek zamanlı çekimleriyle izleyicinin sabrını sınayan bir film. Festivalin belki de en overrated filmi olan Bükreş’in tek iyi yanı ise 89 dakikalık kısa süresi.

Güzin Tekeş

Michael Kohlhaas – Adalet İçin 

19 yüzyıl Alman edebiyatının önemli isimlerinden Heinrich von Kleist’in 16. yüzyılda yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı Michael Kohlhaas adlı romanından uyarlanan film, bu sene Cannes Film Festivali’inde Altın Palmiye için yarışan iddialı filmlerden biriydi. Arnaud des Pallieres’in yönetmenliğini yaptığı filmde baş rolü, bu yıl Danimarka’nın Oscar adayı filmi olan Jagten’deki rolü ile geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülen Mads Mikkelsen oynuyor.

Micheal Kohlhaas sakin bir hayat süren ve mutlu bir ailesi olan at tüccarıdır. Bir seyahat dönüşünde feodal düzenin gereklerinden olan ayak bastı parasını ödemek yerine, bir süreliğine atlarını arazinin baronuna rehin bırakır. Döndüğünde atlarının zarar görmüş ve uşağına baronun adamları tarafından işkence edilmiş bulunca hakkını aramak için mahkemeye başvurur. Ancak soyluların birbirini kollaması yüzünden mahkeme Kohlhaas’ın talebini reddeder. Kohlhaas’ın mücadelesi bundan sonra başlar. İnançlı bir adam olan Kohlhaas, kendi adaletini sağlamak için çıkardığı isyan ile ölümü ve öldürmeyi bile göze almıştır artık. Filmdeki din adamının söylemiyle Kohlhaas artık kendi davasının yargıcı olmuştur. İzleyiciye “Ben adalet uğruna ne kadar ileri giderdim?” sorusunu sordurtan film inanılmaz at sahneleri ve Mads Mikkelsen’in muhteşem oyunculuğu için bile izlemeye değer.

Kübra Çağlayan

we-are-what-we-are

We Are What We Are –Kan Kokusu

Yönetmen koltuğunda oturan Jim Mickle’ın Mulberry Street ve Stake Land’den sonra üçüncü uzun metrajlı filmi olan Kan Kokusu atalarının geleneklerini sürdüren garip bir ailenin hayatını konu alıyor. Annelerini kaybeden üç çocuk babalarıyla birlikte hayatta kalma savaşına girerler. Bir tür oruç ve ardından kurban anlayışıyla süregelen film, kesinlikle etkileyici finali için bile izlemeye değer. Kan Kokusu dogmatik değerlere farklı bir yorumla, seyirciyi dinin yapı taşı elementleri sorgulamaya yöneltmekle kalmıyor; dinlerin çoğunda bulunan adak-kurban ilişkisini de ailevi değerler çerçevesinden ele alarak çarpıcı bir yaklaşım sunuyor.

 Ayça Ögetürk

We Are What We Are –Kan Kokusu

Kan Kokusu, belki de festivalin değeri biraz sindirildikten sonra anlaşılacak, en tuhaf filmi. Kanlı revanlı bir yamyamlık hikayesi anlatan film aslında müthiş bir din eleştirisini de beraberinde getiriyor. Stake Land ile vampir filmlerine yeni bir bakış getiren Jim Mickle’nin bu son filmini de gözden kaçırmamakta fayda var.

Güzin Tekeş

We Are What We Are – Kan Kokusu

İnsanı, insanlığı, dini, iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı, felsefik düşünceleri tek bir konu üzerinden sarsıcı bir şekilde irdeleyen Kan Kokusu, tüm bunları analiz ederken, seyiriciye de bildiği tüm doğruları sorgulatmaktan çekinmiyor.

Dışarıdan masum gözüken bir ailenin iç dünyasının hiç de o kadar masumane olmadığını anlatan film, açılış sekansından itibaren seyirciyi meraklandırmayı başaran bir yapıya sahip. Gerilimin vitesini de yavaş yavaş arttırarak, uzun süre akıllardan çıkmayacak finaliyle derin bir iz bırakıyor. Açıkça söylemem gerekiyor ki Kan Kokusu yamyamlığa getirdiği bakış açısıyla Jim Mickle’nin başarısız denemelerinin arasında parıldıyan bir yapıt olarak yerini alıyor.

Utku Ögetürk

Hayatın Baharı

Nana Ekvtimishvili ve Simon Groß’un beraber yönettiği Gürcü filmi, Sovyetler dönemi sonrasında Gürcistan’da geçiyor. İç savaşın Abhazya’da gerilimi iyice arttırdığı böyle bir dönemde, 14 yaşındaki Natia ve Eka artık çocuk olmayı bırakıp yetişkinliğe geçmek zorundadır. Sadece sokakta değil evde de huzuru olmayan iki genç kızın yakın dostluğunu konu alan film, Gürcistan’da Sovyetler döneminin ardından yaşanan toplumsal travmaya dikkat çekmeye çalışıyor. Genç oyuncuların performansı göz doldursa da filmin güçlü bir yapım olduğunu söylemek zor .

Güzin Tekeş

Wakolda – Aile Doktoru

Luis Puenzo, 1985 yılında çektiği “Resmi Tarih” ile Arjantin’in askeri cunta altında yaşadığı acılarla hesaplaşmış ve En İyi Film Oscar’ını kazanmıştı. Kızı Lucia Puenzo’nun kendi kitabından uyarlayıp yönettiği ve Arjantin’in bu yılki Oscar adayı Aile Doktoru (Wakolda) ise ülkenin başka bir tarihi dönemiyle yüzleşiyor.

“Ölüm Meleği” olarak bilinen Nazi savaş suçlusu Doktor Josef Mengele’nin, Arjantin’de bir ailenin yanına sığınmasını anlatan ve tarihi arka planıyla sürükleyici bir gerilim olan film; Mengele rolündeki Àlex Brendemühl, ilk sinema tecrübesinde göz dolduran genç oyuncu Florencia Bado ve Nicolas Puenzo’nun görüntü çalışmasıyla değer kazanıyor.

Her ne kadar Mengele’nin hikayesinin kapladığı alan, onu evlerine kabul eden Arjantinli aile üzerinden yapılacak bir eleştiriye yer bırakmasa da Puenzo’nun hassas bir konuyu başarılı bir ana akım esere dönüştürmesi alkışı hak ediyor. Aile Doktoru Filmekimi’nin güzel sürprizlerinden biri.

Batu Anadolu

Wakolda – Aile Doktoru 

Aile Doktoru, 2. dünya savaşı filmleri furyasına bir yenisini daha eklemek yerine savaşan sonunda Arjantin’e yerleşen gizemli bir alman doktorun hikayesini anlatıyor. 3 çocuklu bir ailenin yanına yerleşen ve kusursuzluk takıntısıyla, ailenin gelişim problemi yaşayan ortanca çocuğu üzerinde deneyler yapmaya başlayan doktor aslında tarihten oldukça iyi tanıdığımız biri. zaten film de, doktorun kimliğini bir süpriz olarak sona saklamıyor. özellikle çocuk oyuncuların çarpıcı performanslarının yanı sıra sinematografisiyle de öne çıkan film, festivalin işini sessiz salim yapan cevherlerinden.

Güzin Tekeş

Fruitvale Station – Son Durak

Son zamanlarda ülkemizde yaşanan polis şiddeti, birçok canın aramızdan ayrılmasıyla sonuçlanmasına rağmen, yaşananlar örtbas edilmeye çalışılıyor. Hatta bir adım ileri giderek devlet büyükleri cezalandırmak yerine kendileriyle gurur duyduklarını belirttikleri açıklamalar yapıyorlar. İşte  Son Durak kendileriyle gurur duyan bu insanlara “yaptıklarınızla övünmeyin, alın, buyrun kendinizden utanın!” diyor.

Amerikan bağımsız sinemasının en iyilerinin sergilendiği Sundance Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülü ve İzleyici Ödülü ile dönen Son Durak Ryan Coogler’in ilk uzun metraj denemesi olarak göze çarpıyordu. Kendi adıma 12.Filmekimi’nin Mavi En Güzel Renktir ile birlikte de en dikkat çekici filmiydi.

Vakit kaybetmeden filmle ilgili düşüncelerimi uzun uzun yazacak olsam da kısaca belirtmem gerekiyor ki Son Durak aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden, sarsıcı bir film. Zamanlaması açısından, Filmekimi’nde izlediğimiz için şanslı olduğumuz Son Durak şimdilik festivalin en iyi filmlerinden.

Utku Ögetürk

blue ıs the warmest colour

Blue is The Warmest Color – Mavi En Sıcak Renktir

Bu yıl Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen festivalin ses getiren filmlerinden olan Abdellatif Kechiche’in son filmi Mavi En Sıcak Renktir konusuyla hayli dikkat çekiyor. Film ergenlik çağındaki genç bir kızın cinsel kimliğini arayışını ve ergenlik dönemine özel ani duygusal değişimlerini anlatıyor. Gerçekten aradığı aşkı tesadüfen karşılaştığı mavi saçlı kız Emma’da bulduktan sonra yalnızlığına son veren Adele için artık başka sorunlar ortaya çıkıyor. Farklı çevrelerde yetişmiş, eşcinselliği doğal karşılayan ve bir tabu olarak gören iki farklı ailede büyümüş lise öğrencisi Adele ile üniversitede güzel sanatlarda okuyan Emma’nın aşkını yalın ve dokunaklı bir şekilde anlatan film aynı zamanda, bugün her toplumda, insanların kendi gibi olmayana karşı tutum ve davranışlarına da inceden değiniyor. Filmde yoğun ve uzun cinsel sahnelerin bulunması ister istemez iki kadın arasındaki aşkın sadece cinsellik üzerine kurulmuş olduğunu düşündürtüyor. Oysa birbirini ruhen de tamamlayan Adele ve Emma arasında tutkuyla yaşadıkları cinsellikten çok daha özel bir bağ var. Yönetmenin filmde değinmek istediğinin ne olduğunu bilmemekle beraber bu kadar özel bir konuyu ve filmin büyüsünü filmde yer verdiği yoğun cinsel sahneler ile bozduğunu düşünüyorum.

Kübra Çağlayan

Blue is The Warmest Color – Mavi En Sıcak Renktir

Tunus asıllı yönetmen Abdelatif Kechiche tarafından yönetilen ve dilimize Mavi En Sıcak Renktir olarak çevrilen film bu yılki Cannes Film Festivali’nden Palme d’Or ve FIPRESCI ödülleriyle dönmültü. Şüphesiz Filmekimi’nin de, açıklandığı günden bu yana en merak uyandıran filmlerinin başında geliyor.

Genç bir lezbiyen çiftin uzun süreli beraberliklerini konu alan Mavi En Sıcak Renktir yarattığı beklentinin hakkını sonuna dek veriyor. Cesur konusunun yanı sıra zengin ve altı doldurulmuş sağlam diyaloglarla bezeli film 3 saatlik süresine rağmen izleyicisini fazla sıkmadan derdini tüm içtenliğiyle anlatmayı başarıyor. Bunu yaparken de yedinci sanat olarak adlandırılan sinemayı resim gibi diğer sanat dallarıyla besliyor; felsefe ve edebiyat gibi, amatör yönetmenlerin ellerinde pimi çekilmiş bombaya dönüşen konuları ustaca kotarmayı başarıyor.

Ayça Ögetürk

Only Lovers Left Alive – Sadece Aşıklar Hayatta Kalır

Başrollerinde Tom Hiddleston ve Tilda Swinton’ın rol aldığı ve ilk kez Cannes Film Festivali’nde seyirciyle buluşan Sadece Aşıklar Hayatta Kalır Filmekimi seçkisinde de öne çıkan yapımlardan.

Adam ve Eve birbirlerine yüzyıllardır aşık iki vampirdir. İkilinin sıra dışı hikayesini merkezine alan film, tarihi ve edebi figürlerin de desteğiyle vampirlerin uzun süredir yaşadıkları çağlara, kısacası insanlık tarihine göndermeleri de barındırıyor. Ne var ki çıkış noktası çok iyi olan bir film olmasına ve başarılı oyunculara sahip kadrosuna rağmen izleyiciye aktaramadığı duygular bulunuyor. Vampirizme yüzeysel yaklaşımı, toparlayamadığı dağınık yan karakterleri ve geçmişe dönük hatıralar üzerinden anlatım yöntemi bu eksikliklerin başında geliyor. Kişisel listemde merakla beklediğim filmin kendi adıma bu beklentinin altında ezildiğini söyleyebilirim.

Ayça Ögetürk

Soshite Chichi Ni Naru – Benim Babam, Benim Oğlum 

Bazı filmler ele aldıkları konuların ağırlığını avantaja dönüşmeyi başarırlar. Hikaye ne kadar çetrefilli olursa sinema dili o ölçüde keskin kenarları törpüler. Sinema öncelikli olarak görsel bir büyüdür ve belki de klişe deyimle “görüntüyle anlatabileceğin bir şeyi diyaloglar ya da kaba göstergelerle ele almak” büyüyü bozabilir.

Bu uzun girizgahın nedenine gelince: Benim Babam Benim Oğlum, “Aileyi mümkün kılan öncelikli olarak kan bağı mıdır yoksa sevgi bağı mı” sorusunu soruyor. Japonya’nın farklı sosyal ve ekonomik kesimini temsil eden iki ailenin anlatıldığı film, ilk bir saatinde büyüsünü koruyor. Görsel dilin mükemmelliği, ele alınan karşıtlıkların uyumlaştırılması Hirokazu Koreeda’nın usta işi bir çalışma sergilediğini gösteriyor. Fakat ikinci saat diliminde tempo kaybeden film çaresizce melodrama sarılıyor. Zaten gözümüzle gördüğümüz şey, kafamıza vura vura anlatılıyor. Cevabı belli olan bir sorunun kaba hatlarla ele alınması şık durmuyor. Bu açıdan avantajın dezavantaja dönüştüğü ve sinema dilinin, anlatma derdine yenik düştüğü söylenebilir.

 “Benim Babam Benim Oğlum” oyuncularının da katkısıyla uzun vadede eli yüzü düzgün, sıcak bir film. Ama aynı zamanda kaçırılmış bir fırsat.

Batu Anadolu

Günahın Dokunuşu

Günahın Dokunuşu 4 farklı gerçek olaydan yola çıkan bir suç forwardlama hikayesi anlatıyor. Film boyunca suça bulaşan bir kişinin tesadüfen yolunun kesiştiği bir başka kişiye “günahı” nasıl bulaştırdığını izliyoruz. Çin’in toplumsal ve ekonomik durumuna da önemli göndermeler yapan film azıcık daha kısa olsa en çarpıcı Uzakdoğu filmleri arasında adını rahatlıkla anabilirdik.

Güzin Tekeş

Filmekimi Yıldız Tablosu

Filmelimi'nin-Ardından

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi