Filmlerinde en kişisel hikayeleri bile, üstü açık veya kapalı, politik söylemleriyle buluştururken evrensel bir bakış açısı da yaratmaya çalışan 77 yaşındaki yönetmen Jerzy Skolimowski, Moonlighting (1982), Four Nights with Anna (2008) ve Essential Killing (2010) gibi çarpıcı filmlere hayat verdiği gibi, Eastern Promises (2007) ve The Avengers (2012) gibi birçok filmde de – daha çok Rus aksanını konuşturduğu rollerde – oyunculuğuyla da karşımıza çıkar. Hem Polonya ulus sinemasının, hem de dünya sinemasının büyük ustalarını çıkaran Łódź Film Okulu mezunu olarak sinemanın teknik sınırlarını her zaman zorlamayı kendine bir görev edinmiş yönetmen, bunun son örneğini, Yıllara Meydan Okuyanlar kuşağında izleme şansı yakaladığımız 11 Minut ile verir – fakat Polonya’nın bu seneki Oscar adayı olarak ön plana çıksa da, filmin Skolimowski’nin kendi adına yükselttiği çıtanın aşağısında kaldığını da en baştan belirtmek gerekir.

Telefon kamerası, güvenlik kamerası, webcam gibi çeşitli video kayıtları ile başbaşa bırakır 11 Minut izleyicisini prologda. Daha kişisel kayıtlarına tanık olduğumuz bu insanlar ve daha birçok yabancının hayatından küçük detayları bir yap-boz parçalarıymışcasına birleştirmeye çalışırız film boyunca. Kıskanç eşi (Wojciech Mecwaldowski) otelin her köşesinde onu ararken, Hollywood’u kötü emellerine alet etmeye çalışan bir yönetmen (Richard Dormer) ile oyuncu seçiminde olan aktrisin (Paulina Chapko); şartlı tahliyede pedofili bir sosisli satıcısının (Andrzej Chyra) ve varlıklı müşterisinin eşiyle yatıp uyuşturucu kullanan kuryeci oğlunun (Dawid Ogrodnik); adamın cam temizleyici işi sayesinde gizlice girdikleri otel odasında porno izleyen çiftin (Agata Buzek, Piotr Glowacki); soymak için girdiği mağazada intihar eden bir adamla karşılaşan genç adamın (Lukasz Sikora); yaşlı bir ressamın (Jan Nowicki); köpeğini gezdiren bir kadının (Ifi Ude); hamile bir kadına ulaşmak için önce onlara saldıran bir adamı sonra da merdiveni kapatan kocaman gardrobu aşmaya çalışan sağlık görevlilerinin ve bir grup rahibenin peşinde sürükler izleyicisini Skolimowski. Belki on bir dakika, belki daha uzun ya da daha kısa… Farklı insanların, aynı zaman diliminde, tahmin edemeyecekleri ortak bir sona adım adım uzanış hikayesidir 11 Minut.

Bilinmez Sona Sayılı Dakikalar: 11 Minut

Varşova’nın modern silüetinde yaşayan bu insanlar, hali hazırda şehrin kaosundan muzdarip olduklarını belli ederler. Sarıp sarmalayan uzun binalar arasındaki koşturmaca ve kendini var etme çabası ile gözetlenme ve nesneleşme hissiyatları, tıpkı filmin karakterleri gibi iç içe geçer. 11 Minut’un en büyük taşı teknoloji ile beslenen gözün iktidarına giderken, yaratılan bu küçük evrenin kaosu insanın en temel kaygılarına dokunur. Tanrıcılık oynar Skolimowski; her yönetmen kendi filminin tanrısıdır derler, ama burada bunu çok daha net görürüz. Kimin nereden ne zaman geçeceği, kimin ölüp kimin devam edeceği önceden yazılıdır senaryoda; oyunda taşların gideceği yer bellidir tanrı yönetmen için. Fakat o kadar yukarılara gitmemize gerek de yok aslında; direkt karakterlerin ve insanlık kaosunun katından bakıldığında, bu kukla ustalığının pek bir öneminin kalmadığını görür ve hissederiz. Neticede insan öyle ya da böyle, her an, her yerde, belki birkaç kez yan yana geçtiği ama tanımadığı herhangi biriyle paylaşabilir son dakikalarını. Eğer siz de metroda, meydanda, kalabalık yerlerde yanınızdan geçen insanlara daha dikkatli bakıp ‘acaba gördüğüm son yüz bu mu’ diye düşünmekten kendinizi alamıyorsanız, 11 Minut, 11 Eylül sonrası – bilhassa son zamanlarda – sürekli raftan indirip geri kaldırdığımız büyük korkuyu tekrar uyandıracaktır içinizde. Özne için ne kadar büyükse felaket, sayısız CCTV’nin yalnızca birine takılan ölüm, bazen yalnızca sayısal değerlerden ibaret hale gelmiştir. Usta yönetmen, filmografisinde hep ön plana çıkardığı sorunu bu sefer bambaşka bir açıdan ele almış ve bunu yaparken de kurguyu sinema düzeyinde olduğu gibi insana ve yaşamın rastlantısallığına bakışında da bir araç olarak kullanmıştır. Bu nedenle Agnieszka Glinska’nın kurguda, Essential Killing’deki işbirliği ile de hatırlayabileceğimiz Pawel Mykietyn’in de filmin ritmi ve atmosferini besleyen müziklerinin Skolimowski’nin daha çok teknik açıdan izleyicisini yakaladığı filmdeki katkılarının altını çizmek önemlidir.

Hissiyatı ve göze dayalı sinema deneyimini bir süreliğine kenara koyup hikaye ve karakterlerin derinine inmek isteyediğimizde ise filmin asıl problemi ile karşı karşıya kalıyoruz bana kalırsa. Skolimowski filme hayat vermeden önce kafasında ilk olarak belirlediği sona verirken odağını, tüm filmi finale yürüten yüzeysel yan plotlarla ve araya serpiştirdiği metaforlarla doldurmuş gibidir. Beyazperdede her zaman ‘yabancıları’ izliyor olsak da bu sefer hiç içine sokulamadığımız bu karakterlerin sonuna doğru giderken alıştığımız yakınlığı kurmakta güçlük çekeriz. Televizyonda rastladığımız herhangi bir faciadan farklı bir tepki vermemizi engellemeyi kasıtlı yaptığı ihtimali ile yaklaşırsak filme, bana kalırsa önemli bir noktaya parmak bastığını kabul etmek gerekir, fakat sadece bu yabancılaşma hissine tutunsak bile filmin gerekli etkiyi yaratamadığını belirtmek şart. Çünkü Skolimowski’nin sunduğu bu kesit o kadar gelişi güzel ve yüzeyseldir ki, ‘artık hiçbir şeyi değiştiremezsin’ diyerek yarattığı pesimist kontrolsüzlük hissi dahi ondan çok seyircinin kişisel söylemleri ile derinlik bulur.

Hayatın yalnızca ölümle anlam kazandığını söylercesine, karakterlerini sadece finali yaratan figüranlar olarak kullanan Skolimowski, tansiyonu devamlı arttıran ritmi ve atmosferi kuruşuyla ustalığını tekrardan gösterse de, geride bıraktığı boşluklar ile 11 Minut’u filmografisinde üst sıralara yerleştirmekten ziyade bir deneme olarak yarattığı izlenimi bırakıyor.

Filmlerinde en kişisel hikayeleri bile, üstü açık veya kapalı, politik söylemleriyle buluştururken evrensel bir bakış açısı da yaratmaya çalışan 77 yaşındaki yönetmen Jerzy Skolimowski, Moonlighting (1982), Four Nights with Anna (2008) ve Essential Killing (2010) gibi çarpıcı filmlere hayat verdiği gibi, Eastern Promises (2007) ve The Avengers (2012) gibi birçok filmde de – daha çok Rus aksanını konuşturduğu rollerde – oyunculuğuyla da karşımıza çıkar. Hem Polonya ulus sinemasının, hem de dünya sinemasının büyük ustalarını çıkaran Łódź Film Okulu mezunu olarak sinemanın teknik sınırlarını her zaman zorlamayı kendine bir görev edinmiş yönetmen, bunun son örneğini, Yıllara Meydan Okuyanlar kuşağında izleme şansı yakaladığımız 11 Minut ile verir – fakat Polonya'nın bu seneki Oscar adayı olarak ön plana çıksa da, filmin Skolimowski’nin kendi adına yükselttiği çıtanın aşağısında kaldığını da en baştan belirtmek gerekir. Telefon kamerası, güvenlik kamerası, webcam gibi çeşitli video kayıtları ile başbaşa bırakır 11 Minut izleyicisini prologda. Daha kişisel kayıtlarına tanık olduğumuz bu insanlar ve daha birçok yabancının hayatından küçük detayları bir yap-boz parçalarıymışcasına birleştirmeye çalışırız film boyunca. Kıskanç eşi (Wojciech Mecwaldowski) otelin her köşesinde onu ararken, Hollywood’u kötü emellerine alet etmeye çalışan bir yönetmen (Richard Dormer) ile oyuncu seçiminde olan aktrisin (Paulina Chapko); şartlı tahliyede pedofili bir sosisli satıcısının (Andrzej Chyra) ve varlıklı müşterisinin eşiyle yatıp uyuşturucu kullanan kuryeci oğlunun (Dawid Ogrodnik); adamın cam temizleyici işi sayesinde gizlice girdikleri otel odasında porno izleyen çiftin (Agata Buzek, Piotr Glowacki); soymak için girdiği mağazada intihar eden bir adamla karşılaşan genç adamın (Lukasz Sikora); yaşlı bir ressamın (Jan Nowicki); köpeğini gezdiren bir kadının (Ifi Ude); hamile bir kadına ulaşmak için önce onlara saldıran bir adamı sonra da merdiveni kapatan kocaman gardrobu aşmaya çalışan sağlık görevlilerinin ve bir grup rahibenin peşinde sürükler izleyicisini Skolimowski. Belki on bir dakika, belki daha uzun ya da daha kısa... Farklı insanların, aynı zaman diliminde, tahmin edemeyecekleri ortak bir sona adım adım uzanış hikayesidir 11 Minut. Bilinmez Sona Sayılı Dakikalar: 11 Minut Varşova’nın modern silüetinde yaşayan bu insanlar, hali hazırda şehrin kaosundan muzdarip olduklarını belli ederler. Sarıp sarmalayan uzun binalar arasındaki koşturmaca ve kendini var etme çabası ile gözetlenme ve nesneleşme hissiyatları, tıpkı filmin karakterleri gibi iç içe geçer. 11 Minut’un en büyük taşı teknoloji ile beslenen gözün iktidarına giderken, yaratılan bu küçük evrenin kaosu insanın en temel kaygılarına dokunur. Tanrıcılık oynar Skolimowski; her yönetmen kendi filminin tanrısıdır derler, ama burada bunu çok daha net görürüz. Kimin nereden ne zaman geçeceği, kimin ölüp kimin devam edeceği önceden yazılıdır senaryoda; oyunda taşların gideceği yer bellidir tanrı yönetmen için. Fakat o kadar yukarılara gitmemize gerek de yok aslında; direkt karakterlerin ve insanlık kaosunun katından bakıldığında, bu kukla ustalığının pek bir öneminin kalmadığını görür ve hissederiz. Neticede insan öyle ya da böyle, her an, her yerde, belki birkaç kez yan yana geçtiği ama tanımadığı herhangi biriyle paylaşabilir son dakikalarını. Eğer siz de metroda, meydanda, kalabalık yerlerde yanınızdan geçen insanlara daha dikkatli bakıp ‘acaba gördüğüm son yüz bu mu’ diye düşünmekten kendinizi alamıyorsanız, 11 Minut, 11 Eylül sonrası - bilhassa son zamanlarda - sürekli raftan indirip geri kaldırdığımız büyük korkuyu tekrar uyandıracaktır içinizde. Özne…

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

Hayatın yalnızca ölümle anlam kazandığını söylercesine, karakterlerini sadece finali yaratan figüranlar olarak kullanan Skolimowski, tansiyonu devamlı arttıran ritmi ve atmosferi kuruşuyla ustalığını tekrardan gösterse de, geride bıraktığı boşluklar ile 11 Minut’u filmografisinde üst sıralara yerleştirmekten ziyade bir deneme olarak yarattığı izlenimi bırakıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.63 ( 2 votes)
67
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi