“Hayatın en ağır yükü, taşıyacak hiç bir yükünün olmamasıdır.”

Yaşamayı öğrendiğimizde, çok geç kalmış olacağız.”

Günümüz Norveç sinemasının yetenekli yönetmenlerinden Bent Hamer’i, Kitchen Stories (2003) ve O’ Horten (2007) gibi absürt ve komedi geleneğinden gelen filmlerinden hatırlamanız mümkün. Filmlerinde Norveç toplumunun aşırı bireyci mantığını absürt hikayeler üzerinden ele alarak eleştiren Bent Hamer’ın son filmi olan 1001 Gram (1001 Grams) da, önceki filmleriyle benzer bir biçimde, ana merkezine bireyselleşmenin getirdiği yabancılaşmayı alarak ilerliyor. Fakat bu kez farklı bir tercihte bulunarak, ana karakter rolüne bir kadını yerleştiren Hamer, bireycilik dışında bilim – mistisizm, köy yaşamı – kent yaşamı, duygusallık – mantık gibi dikotomiler üzerinden de, içinde yaşadığı topluma keskin eleştiriler getiriyor.

İnsan hayatı, duyguları herhangi bir ölçü birimi ile ölçülebilir mi? Düzen ve kaos arasındaki gri bölgede denge mi var? 1001 Gram filmi boyunca kafalarımızda sıklıkla tekrarlanan sorular bunlar. Eşinden yeni boşanmış olan Marie, Norveç Ağırlık ve Ölçekler Enstitüsü’nde çalışan bir bilim insanıdır. Hemen hemen her şeyin fiziksel anlamda ölçülebilir olması konusuna takık olan Marie, özel hayatını da aynı mesafeler üzerinden gerçekleştirmektedir. Ağırlık ve ölçü birimleri konusunda Norveç’in saygın bilim insanlarından biri olan babası Ernst’in kalp krizi geçirmesi üzerine, Norveç kilogram protitipini Paris’te yapılacak olan uluslararası kalibrasyon konferansına götürmek Marie’ye düşer. Marie’nin Paris yolculuğu, kendi hayatındaki düzenin sarsılmasına yol açarak, karakterin varoluşsal dönüşümünün dönüm noktası olacaktır.

Kendi yaşamıyla ilgili rasyonel yaklaşım yollarına sahip olan Marie, küçük elektrikli bir araba kullanmakta ama devasa ultramodern bir evde yaşamaktadır. İlerleyen bölümlerde hikayenin arka planı için önemli referans noktalarına sahip olan küçük arabasıyla işten eve dönerken, eski kocasının bu ultramodern evden bazı eşyaları arabasına yükleyerek kaçırdığını fark eder ve her seferinde onu soğukkanlılıkla izler. Fakat, Norveç – Paris arası sıklıkla yaptığı yolculuklar kendi yaşamını sorgulamaya açınca, Marie’nin rasyonel düşünceden giderek uzaklaşmaya başladığına şahit oluruz. İki tane cam fanusun içinde güvenli bir şekilde korunan bir kilogramlık protitipi Marie’nin hayatının metaforu şeklinde işleyen Hamer, tüm bu korunaklı fanusları bir kaza sonrası kırarak hem aşırı düzen hem de rasyonellik fikrine büyük bir saldırıda bulunmuş olur. Babasının ölmeden önce yaptığı son konuşmasındaki günah çıkarma monoloğu da insan hayatının, duygularının, hislerinin ölçümünde bilimin rasyonel düşüncesinin yetersiz kalışının itirafı niteliğindedir. Öldükten sonra yakılacağını bilen Ernst, kızından küllerini tartmasını ister. Fakat, bir insanın hayatını ve değerlerini bu tartı metaforu üzerinden işlemek isteyen yönetmen Hamer’in bazı diyalogları havada asılı kalır.

Özellikle filmin ikinci yarısında gelişen aşk hikayesi, ilk bölümdeki rasyonel düşünce mantığının kırılacağının en büyük göstergesidir. İyimser ve hümanist Pi ile Paris’te tanışan Marie, yavaş yavaş kendi cam fanusunu kırmaya başlar. Pi’nin yaşama olan tutkusu, Marie’yi sevginin, duyguların dünyasına doğru yaklaştırır. Yönetmen Bent Hamer’ın diğer filmlerinde de sıklıkla kullandığı ince mizah duygusu 1001 Gram’da da ayyuka çıkmayı başarır. Norveç’in soğuk (terim burada her iki anlamı gözetilerek kullanılmıştır) ve ıssız doğası, Paris’teki kuş sesleriyle birleşerek belli bir ritmik dengeyi yakalar.

1001 Gram filminin teknik yönlerden de incelikli bir yapıya sahip olduğunu belirtmek gerekir. Zira filmin görüntü yönetmeni John Christian Rosenlund’un muhteşem tepe açıları ve elde ettiği temiz görüntüler, aynı şekilde filmin müziklerini yapan John Erik Kaada’nın başarılı seçimleri, 1001 Gram’ın en büyük artıları. Eyfel Kulesi üzerindeki büyüleyici plot sahneye kadar, 1001 Gram setinin manyaklık derecesine varacak biçimde simetrik bir şekilde dizayn edildiğini ve bu aşırı düzenli olma halinin seyirci üzerinde de, yönetmen Hamer’ın tam da istediği gibi, irite edici etkiler sağladığını söyleyebiliriz.

‘Düzeni sarsmak için kaos gerekir ve bazen kaos da iyidir. Ama esas önemli olan düzen ve kaos arasındaki dengeyi sağlayabilmektir.’ Ana mantığı bu cümle üzerinden ilerleyen, mantık ve duygular arasında bir denge noktası oluşturulması gerektiğini öğütleyen 1001 Gram, bu fikri üstü kapalı ve dolambaçlı yollardan vermeyi seçmiş olsa da, üzerinde düşünülmesi ve asla zaman kaybı olarak görülmemesi gereken bir film.

"Hayatın en ağır yükü, taşıyacak hiç bir yükünün olmamasıdır." "Yaşamayı öğrendiğimizde, çok geç kalmış olacağız." Günümüz Norveç sinemasının yetenekli yönetmenlerinden Bent Hamer'i, Kitchen Stories (2003) ve O' Horten (2007) gibi absürt ve komedi geleneğinden gelen filmlerinden hatırlamanız mümkün. Filmlerinde Norveç toplumunun aşırı bireyci mantığını absürt hikayeler üzerinden ele alarak eleştiren Bent Hamer'ın son filmi olan 1001 Gram (1001 Grams) da, önceki filmleriyle benzer bir biçimde, ana merkezine bireyselleşmenin getirdiği yabancılaşmayı alarak ilerliyor. Fakat bu kez farklı bir tercihte bulunarak, ana karakter rolüne bir kadını yerleştiren Hamer, bireycilik dışında bilim - mistisizm, köy yaşamı - kent yaşamı, duygusallık - mantık gibi dikotomiler üzerinden de, içinde yaşadığı topluma keskin eleştiriler getiriyor. İnsan hayatı, duyguları herhangi bir ölçü birimi ile ölçülebilir mi? Düzen ve kaos arasındaki gri bölgede denge mi var? 1001 Gram filmi boyunca kafalarımızda sıklıkla tekrarlanan sorular bunlar. Eşinden yeni boşanmış olan Marie, Norveç Ağırlık ve Ölçekler Enstitüsü'nde çalışan bir bilim insanıdır. Hemen hemen her şeyin fiziksel anlamda ölçülebilir olması konusuna takık olan Marie, özel hayatını da aynı mesafeler üzerinden gerçekleştirmektedir. Ağırlık ve ölçü birimleri konusunda Norveç'in saygın bilim insanlarından biri olan babası Ernst'in kalp krizi geçirmesi üzerine, Norveç kilogram protitipini Paris'te yapılacak olan uluslararası kalibrasyon konferansına götürmek Marie'ye düşer. Marie'nin Paris yolculuğu, kendi hayatındaki düzenin sarsılmasına yol açarak, karakterin varoluşsal dönüşümünün dönüm noktası olacaktır. Kendi yaşamıyla ilgili rasyonel yaklaşım yollarına sahip olan Marie, küçük elektrikli bir araba kullanmakta ama devasa ultramodern bir evde yaşamaktadır. İlerleyen bölümlerde hikayenin arka planı için önemli referans noktalarına sahip olan küçük arabasıyla işten eve dönerken, eski kocasının bu ultramodern evden bazı eşyaları arabasına yükleyerek kaçırdığını fark eder ve her seferinde onu soğukkanlılıkla izler. Fakat, Norveç - Paris arası sıklıkla yaptığı yolculuklar kendi yaşamını sorgulamaya açınca, Marie'nin rasyonel düşünceden giderek uzaklaşmaya başladığına şahit oluruz. İki tane cam fanusun içinde güvenli bir şekilde korunan bir kilogramlık protitipi Marie'nin hayatının metaforu şeklinde işleyen Hamer, tüm bu korunaklı fanusları bir kaza sonrası kırarak hem aşırı düzen hem de rasyonellik fikrine büyük bir saldırıda bulunmuş olur. Babasının ölmeden önce yaptığı son konuşmasındaki günah çıkarma monoloğu da insan hayatının, duygularının, hislerinin ölçümünde bilimin rasyonel düşüncesinin yetersiz kalışının itirafı niteliğindedir. Öldükten sonra yakılacağını bilen Ernst, kızından küllerini tartmasını ister. Fakat, bir insanın hayatını ve değerlerini bu tartı metaforu üzerinden işlemek isteyen yönetmen Hamer'in bazı diyalogları havada asılı kalır. Özellikle filmin ikinci yarısında gelişen aşk hikayesi, ilk bölümdeki rasyonel düşünce mantığının kırılacağının en büyük göstergesidir. İyimser ve hümanist Pi ile Paris'te tanışan Marie, yavaş yavaş kendi cam fanusunu kırmaya başlar. Pi'nin yaşama olan tutkusu, Marie'yi sevginin, duyguların dünyasına doğru yaklaştırır. Yönetmen Bent Hamer'ın diğer filmlerinde de sıklıkla kullandığı ince mizah duygusu 1001 Gram'da da ayyuka çıkmayı başarır. Norveç'in soğuk (terim burada her iki anlamı gözetilerek kullanılmıştır) ve ıssız doğası, Paris'teki kuş sesleriyle birleşerek belli bir ritmik dengeyi yakalar. 1001 Gram filminin teknik yönlerden de incelikli bir yapıya sahip olduğunu belirtmek gerekir. Zira filmin görüntü yönetmeni John Christian Rosenlund'un muhteşem tepe açıları ve elde ettiği temiz görüntüler, aynı şekilde filmin müziklerini yapan John Erik Kaada'nın başarılı seçimleri, 1001 Gram'ın en büyük artıları. Eyfel Kulesi üzerindeki…

Yazar Puanı

Puan - 73%

73%

73

'Düzeni sarsmak için kaos gerekir ve bazen kaos da iyidir. Ama esas önemli olan düzen ve kaos arasındaki dengeyi sağlayabilmektir.' Ana mantığı bu cümle üzerinden ilerleyen, mantık ve duygular arasında bir denge noktası oluşturulması gerektiğini öğütleyen 1001 Gram, üzerinde düşünülmesi ve asla zaman kaybı olarak görülmemesi gereken bir film.

Kullanıcı Puanları: 2.88 ( 5 votes)
73
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi