Önceki Sayfa1 / 6Sonraki Sayfa

Sinemanın ilk yıllarında tek bir makaraya kayıt yapılmasından dolayı filmler sessiz olarak çekiliyor, gösterim sırasında da filme canlı olarak genellikle piyano ile eşlik ediliyordu. 1920’lerin sonundaysa, nihayet ayrı bir banda kaydedilen sesin; görsel kayıtla senkronizasyonu sağlanmış ve sonunda sesli filmlere geçiş gerçekleşmiştir. Ama sesin sinemadaki bu macerası, oldukça uzun bir dönem boyunca yalnızca klasik bir anlatıdan ibaret olmuştur. Bu noktada sesin, tıpkı görsel kompozisyon ya da hikayedeki alt metin gibi kendine has bir anlatıya sahip olduğunun keşfi; öncelikle film kuramcıları tarafından ortaya atılmış ve nihayetinde yönetmenlerin yorumlarıyla genişlemiştir.

Ses ya da daha net anlamıyla sinemada ses kullanımı, aslında bizzat sinemaya bakış açısıyla birlikte şekillenmiştir. Bu açıdan, örneğin biçimci kuramın temsilcileri olan yönetmenler; sesi, tıpkı filmlerinde amaçladıkları algı yönetmeye uygun olarak kullanmışlar, zıttı yaklaşımdaki yönetmenlerse sesi, tıpkı gerçeğin değişken yapısına uygun olarak olduğu gibi kullanmaya özen göstermişlerdir.

Bu açıdan sinemada sesin önemi, her şeyden önce sinemanın bizzat tanımıyla ilişkili olmasından gelir. İlk dönem Hollywood filmlerinde yapılan dublajların sadeliği ile günümüz büyük bütçeli Hollywood filmlerindeki ses kullanımının sadeliği arasında çok az bir farkın olması, bunun en net göstergesidir. Bu yüzden de aslında sesin en çok karıştırıldığı alan müzik ve müzik kullanımıdır. Oysa ses ve müzik, sinema ontolojisi bakımından birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Müzik, duygudurumuna hitap eden bir yapıdayken ses, bizzat gerçeklikle ilişkide açığa çıkar. Bu yüzden bazı yönetmenler sesi müziğe yaklaştırmak için, onun gerçeklikle olan ilişkisini kırmayı dahi denemişlerdir.

Sesin, müzikten en net farkı olan gerçeklikle ilişkisi –yani görüntüyle senkronizasyonu- her ne kadar onu sınırlandırıyormuş gibi dursa da; görselin bizzat gerçeğin bir yansıması olarak var olması düşünüldüğünde aslında bize çok büyük bir alan tanımaktadır. Örneğin bu durumu Cavell şöyle açıklar: “Görüntü bizzat gerçeğe yönelir, bir bakıma baktığımız şeyi görürüz; yani görüntü doğrudandır. Fakat sesin gerçeğe doğru bir yönelmişliği yoktur. Çünkü sesin kaynağı görseldeki gibi bir doğrudanlık içermez. Bizler yalnızca baktığımız yerlerdeki sesleri duymayız. Bu açıdan sesin kaynağı her yerdir. Doğal olarak sinemada görüntü yaratımı gerçeklikle kırılamaz bir şekilde onun yansıması olarak yaratılırken ses, yoktan var edilir; bir diğer anlamda yeniden oluşturulur.

Burada Cavell’in vurguladığı şey, aynı görüntünün çok farklı şekillerde seslendirilebileceğidir. Çünkü görüntüde görünmeyen şeylerin de seslerini duyabiliriz ki bu gerçek hayatta da böyledir. Haliyle görüntüleri tamamlanmış bir filmi, iki farklı ses yaklaşımıyla tamamen bambaşka bir anlatıya dönüşecek şekilde dizayn edebilirsiniz. Bu da, sinemada ses kullanımı açısından her yönetmen için öznel bir tarz olduğu anlamına gelir.

İşte bizler de, 10 Usta Yönetmen Üzerinden Sinemada Ses Kullanımı dosyasında konuyla ilgili değerli görüşleri bir araya getirdik.

Önceki Sayfa1 / 6Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi