Biz hala 1 Mayıs’ı sorgular haldeyiz. Pardon! Bir an kendimi yüzyıl sonrası Türkiye’yi sorgular halde buldum. Zamanları karıştırmış olmalıyım… Yine de, o dönemde büyük bir değişim yaşanmış olur mu, olmaz mı, bilemiyorum. Ama yüzyıllık bir geleneğe sahip olan 1 Mayıs’ın kaderinde, günümüz Türkiye’sinin pek de bir değişim yaşamamış olacağına eminim..

1 Mayıs… Nereden doğdu bu “bayram”? Türkiye’de hangi aşamalardan geçti? Dahası, bu hareketlerin susturulması için nasıl politikalar izlendi? Toplumsal içerikli sinema, içinde bulunduğu kapitalist düzene bir başkaldırı niteliğinde çeşitli yapımlar ortaya koydu. Kimi zaman bu filmler tıpkı sokaktaki halklar gibi susturulmaya çalışılıp yasaklandı; ancak seslerini çıkarmaya da devam ettiler. Sinema tarihinde işçi hareketine bir saygı duruşu niteliği taşıyan dosyamıza geçmeden, öncelikli olarak 1 Mayıs’ın tarihine kısaca değinelim…

II. Enternasyonal’den Türkiye’ye

Takvimler 1 Mayıs’ı gösteriyor; ancak yıl 1886. Kazanılan düşük maaşlara karşın uzun süreli iş saatleri altında ezilen ve hayatını fabrika ile ev arasında geçiren işçiler, ABD’nin Chicago kentinde genel greve giderler. Grev, polisin ateş açması sonucu çok sayıda işçinin ölümüyle ve yaralanmasıyla sonuçlanır. Sahte tanıklar bulunur ve ABD’nin baş koyduğu kapitalizm kazanır: İşçi liderleri idam edilmiştir.

Bundan üç yıl sonra, 1889’da toplanan II. Enternasyonel’de ise, Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs’ın tüm dünyada “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kutlanılması kararı alınır. “8 saatlik iş günü” hareketiyle başlayan mücadele, birçok ülkede işçilerin bu hakkı elde etmesiyle bayram niteliği kazanır. Peki ya Türkiye ve “bayram”?

Türkiye’de 1 Mayıs, 1925 yılındaki Takrir-i Sükun Kanunu’nun eylemleri yasaklanmasına kadar ara ara yüzünü gösterir. Dünyadaki meslektaşları gibi ellerinde “8 saatlik iş günü” pankartları taşıyan işçiler, konulan bu yasak dolayısıyla artık pek de seslerini çıkaramaz hale gelirler; ta ki 1976 yılında DİSK’in düzenlediği bir eylemle Taksim, mücadele meydanı olarak işçilerin seslerini haykırdıkları yer niteliği alana dek. 1976’yı takip eden ‘77 yılı ise, Türkiye’de yaşayan her vatandaşın bileceği üzere, tarihe “Kanlı Mayıs” olarak geçecek olayların yaşandığı yıl olur.

Kazancı Yokuşu’na itilen ölüm

DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşma yaptığı esnada kimi sesler duyulur; hem halkın paniği, hem de patlayan mermilerin sesleridir bunlar. Polis panzerleri sirenlerini çalmaya başlamış, tankerler ise halkın üzerine yürümeye başlamıştır. Çıkan arbedede panik olan halk, Kazancı Yokuşu’na doğru koşmaya/itilmeye başla(nı)r; ancak yol tıkanmış, halk ise Kazancı’da sıkışmıştır. Tankerler alana girer; polis, silahlarını halkın üzerine yöneltenlerin tarafındadır. Saldırılar üzerine çıkan bilanço: 37 ölü. Failler? The Marmara? Kazancı? Tankerler?

1977 yılı, hepimizin bildiği üzere Taksim’i 1 Mayıs sembolü yapan tarihtir. “Yasaksız” 1 Mayıs etkinliklerini ara ara görmüş olsak da, her 1 Mayıs’ta ekranlara kitlenip birbirimize, “Ölü, yaralı var mı?” diye sormamıza sebep veren nokta budur. 2115 diyerek girmiştim yazıya, yüzyıl sonrasında ne olur bilemem, onu torunlarımızın torunları görür; ancak 2015 yılı itibariyle yasak yeniden yasak: Ulaşım araçlarına konulan yasaklarla birlikte, geçtiğimiz yıllarda yaşananlara inat, mitinglere yapılan ücretsiz seferlere karşın işçiye ve halka karşı konulan bir barikat niteliği taşıyan tüm bu kısıtlamalar… Seferberlik sürecinden beri alınan üst düzey kararlar şunu doğruluyor adeta: “Muhalefetin birliği sağlanmamalı.” Peki ya muhalefet korkusuyla gelen bu baskı nereye kadar?

Grev kırıcı yöntemi: Mohawk Valley (Dikkat! Türkiye’de  de karşınıza çıkabilir)

İşçi hakları için mücadele, her ne kadar Türkiye’de bu denli kanlı bir hale geldiyse de, dünyada da genel olarak “engellenmesi gereken” olaylar içinde yer alıyor. Seslerin yükseltilmemesi için atılabilecek ilk adım olarak karşımıza çıkan ise, “birliğin engellenmesi” politikası oluyor. Zira eşitlik ve adalet isteyen isteyen halkın sesi yükselirse, bu durum kitlesel çığlığa dönüşebilecek bir “felaket” doğurabiliyor, hükumetlere göre. Onlar için korkulu rüya da bu birliktelik değil midir, o çığlık haline dönüşen halkın sesi?

Bu korku ise, tarihte halkın edindiği zaferlere dayanıyor. İşçiler, yasal zaferleri olarak örgütlenme hakkını ilk kez Wagner Yasası’yla kazanırlar. Chomsky’ye göre bu zafer, devletin iki konuda panik olmasına sebep olur. Birincisi; demokrasi kavramını kendi gücü için kullanmak isteyen devletin, halkın yasal bir zafer kazanmasına karşı duyduğu korkudur. Buna bağlı olarak ikinci panik sebebi ise, halkın örgütlenebileceğinin görülmesidir. Zira, devletin çıkarları için, halkın bir araya gelmemesi ve olaylara sadece seyirci kalması gerekir; ancak olaylar, beklenilen bir seyir izlememeye başlar. İleri gelenler ise panikler ve çözüm arayışına girer: Halk ayrıştırılmalıdır! Birliktelik, çıkarlarına aykırıdır.

Peki ya bunu nasıl yapmalı?

Chomsky’ye göre ABD’nin kullandığı parlak fikir, toplumun milliyetçi duygularından faydalanıp, hükumetin sahip olduğu medyadan da yararlanarak, vatan için beraber çalışıldığını ve ülke adına yararlı bireyler olunduğunu halka duyurmak; böylece de sokaktaki halkı, “düzen bozan” şeklinde yansıtmaktır. Chomsky devletin böylece; “O halde şu dışarıda gördükleriniz yıkıcı, başa bela, uyumu bozan ve Amerika’ya ihanet eden kötü grevcilerden başkası değildir” dedirteceğini belirtir. Böylece hükumet, elinde bulundurduğu medya unsuru sayesinde, bu söylemiyle “iyi” ve “kötü” kavramlarını kendi politik unsurları doğrultusunda yansıtabilir ve sokaktakileri “hain”, evlerindekileri ise “vatansever” gösterebilir. Buna Mohawk Valley Yöntemi adı verilmiştir ve grev bastırma yöntemi olarak ABD’de olduğu kadar, diğer dünya ülkelerinde de uygulanmıştır.

“Bunların derdi… Ama onlar… Fakat Biz… Yine de onlar”

Tanıdık geldi mi?

Chomsky’nin de belirttiği üzere Mohawk Valley Yöntemi oldukça iyi işliyor. Türkiye’de dahi. 1 Mayıs’ta “düzen bozan”lar,”kahramanlık destanı yazanlar” ile birlikte yine sokaklarda olacak. Bu satırlarla birlikte medyanın sunuş şekline de yeniden tanıklık ediyor olacağız, Valley stratejisi yöntemiyle…

Ancak biz, bu kadar “iç açıcı” ifadelerden sonra dosyamıza giriş yapalım…

Stachka (1925)

Sergei M. Eisenstein’ın ilk uzun metraj deneyimi olan Grev, işçi tarihini ele alması planlanan “Diktatörlüğe Doğru” adlı yedi dizilik bir film serisinin beşinci zinciri olarak planlanmış olsa da, bu dizinin çekilen tek filmi olarak tarihe geçer. Montajı, izleyicinin duygularını yönlendirebilmek adına kilit noktası olarak gören yönetmen, bu filmiyle kullandığı birçok metaforik detayla kurgunun büyük önemini gösterir.

Eisenstein’ın öyküyü ortadan kaldırdığı; ancak anlatısını bir grevde yaşanan olayları bütünlük oluşturacak şekilde ekrana yansıttığı Grev, işçi filmleri tarihinin en önemlileri arasında bulunuyor. Film, bireylerle hayvanlar arasında kurulan metaforik düzlemler açısından da büyük önem taşıyor.

Modern Times (1936)

Asri Zamanlar olarak da adlandırılan 1936 yapımı Charlie Chaplin eseri, Büyük Buhran sebebiyle ekonomik bunalımın etkisindeki ABD’yi ve bu bana bağlı olarak sanayinin birey üzerindeki makineleştirme ve yabancılaştırma etkisini anlatıyor. Chaplin’in, bu döneme kadar çizdiği Şarlo karakterine bir veda niteliği taşıyan film, toplum eleştirisinde kullanılan komedi unsurlarının etkisini de gözler önüne sererek, gülerken sorgulatmayı sağlıyor.

Modern Zamanlar, aynı zamanda sessiz film çağının kapanışı ile sesli film endüstrisinin yayılmaya başladığı döneme denk geliyor. Filminde kimi ses ögeleri de kullanan Chaplin’in bu eseri, henüz sesin tam olarak açılmadığı yılların altın değerindeki örneğini sunuyor da diyebiliriz.

The Grapes of Wrath (1940)

Dünyanın en çok okunan eserleri arasında bulunan John Steinbeck imzalı Gazap Üzümleri, kuraklığın da etkisiyle verimsiz hale gelen topraklarını terk edip, mevsimlik işçilik yapmak amacıyla yollara düşen bir aileyi anlatır. Dönemin koşullarına yakın bakış sunan eser, açlık sınırında yaşayan insanların, ekonominin önde gelenleri tarafından ne şekilde kandırıldığını da gözler önüne serer.

John Ford’un beyazperdeye aktardığı film, yönetmenin en iyi yapımı olarak da gösterilirken;  Gerek Gazap Üzümleri gibi mutlaka okunması gereken bir romanın etkileyici öyküsü, gerekse filmin sinema tarihindeki yeri bakımından izlenmesi gereken bir yapım. Dolayısıyla 1 Mayıs’ı evlerinde geçirmeyi tercih edenler için de etkileyici ve bilgilendirici bir izlenim sunuyor.

Salt of the Earth (1954)

1951 yılında New Mexico’daki maden işçileri tarafından yapılan ve 15 ay süren grevi anlatan Salt of the Earth, feminizm ve göçmenlik tabanlarını sağlam bir şekilde kurarak işçi haklarını ekrana getiriyor. Çekildiği yıllarda ABD’de yasaklanarak gösterime girmeyen; ancak aynı dönemde Avrupa’da geniş bir kitle edinen film, işçi haklarını ekrana getirdiği için “komünist damgası yiyerek”, yönetmeni Herbert J. Biberman, senaristi Michael Wilson ve yapımcısı Paul Jarrico’nun Hollywood tarafından kara listeye alınmasına sebep olmuştu.

Salt of the Earth, belki de filminden daha fazla bilinirliğe sahip olan Esperanza operası olarak da sahnelenerek büyük kitlelere ulaşmıştı. 2000 yılında Karl Francis tarafından yönetmenliği yapılan One of the Hollywood Ten yapımı ise, Biberman’in verdiği savaşımı ve kara listeye alınışını anlatması bakımından, konuyu ilgili olarak izlenebilecek bir diğer yapım.

I Compagni (1963)

Maria Monicelli’nin yönetmenliğini üstlendiği Yoldaşlar, İtalya’nın Torino şehrinde yer alan bir tekstil fabrikası işçilerinin, karşılaştığı insanlık dışı koşullar sonucunda ayaklanmalarını konu ediniyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu sebebiyle günün sonlarına doğru fazlasıyla hissedilen yorgunluk ve güçten düşme nedeniyle meydana gelen kazalar, işçilerin artık bu sömürü sistemine bir dur demek istemesine sebebiyet veriyor. Yaptıkları grevlerde tepkilerini dile getirilen işçileri bir arada tutmaya başaran kişi ise, Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı Profesör Sinigaglia oluyor.

Proleter sinemanın en başarılı örneklerinden birini sunan film, Monicelli’nin yönetmenliği ve Mastroianni’nin oyunculuğunun bir araya gelmesi ile, sinema tarihinin en başarılı yapımları arasında yer alıyor.

Tout Va Bien (1972)

Her şey yolunda mı? Godard ve Gorin’a göre değil. Politik sinemanın öncü isimlerinden Jean-Luc Godard ile Jean-Pierre Gorin’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Tout va Bien, ’68 ayaklanmaları sonrası Fransız sinemasında öne çıkan toplumsal altyapılı filmlerin en başarılı örnekleri arasında yer alıyor. ABD’li bir gazeteci (Jane Fonda) ile reklam filmleri çeken Fransız bir yönetmenin (Yves Montand) gözünden anlatılan film, bu iki karakterin röportaj yapmak amacıyla gittikleri fabrikada karşılaştıkları grev sırasında yaşadıklarına odaklanıyor.

Fransa’da George Pompidou’nun iktidara geldiği ve “1968 tehlikesinin atlatıldığı” yıllarda geçen film, sendikaları dahi karşısına alan tavır ile yeni bir yol arayışını anlatıyor. Godard; Montand’ın canlandırdığı yönetmen karakteriyle ise, bir nevi kendi politik duruşunu sergileyerek, entelektüel kesimin toplumsal konularda sesini yükseltmesi gerektiğine de dikkat çekiyor.

Newsies (1992)

Bu kez grev tarihimiz 1889, buluşma yerimiz ise New York sokakları. Aralarında Cowboy lakaplı Jake Kelly’nin de bulunduğu birçok gazete satıcısı çocuk için, bu sokaklar bir ev niteliğinde. Yaşamlarını idame ettirmeleri ise, günde kaç gazete sattıklarına bağlı. Satılan gazete sayısının, manşetin içeriğine değil, satıcının becerisine bağlı olduğunu düşünen bu çocuklar medya sektöründeki önemlerinin farkındalar ve ücretlerinde yapılması planlanan düşüşe karşı greve başlıyorlar.

Kenny Ortega’nın yönetmenliği yaptığı Newsies, Christian Bale’in başrol oynadığı erken dönem filmleri arasında bir başyapıt niteliğinde. İşçi haklarından, medyanın toplumsal farkındalık gücüne kadar birçok eleştiriyi de içinde barındıran film, tarihi bir olayın müzikal olarak beyazperdeye aktarılmasıyla hem akıcı ve hem de bilgilendirici bir izlenim sunuyor.

Los Lunes al Sol (2002)

İspanya’nın liman kenti Vigo’da geçen film, işten çıkarılan bir grup tersane işçisinin günlük hayatına odaklanıyor. Sahip oldukları farklı karakterler sebebiyle yaşananlardan da farklı yönlerde etkilenen bu eski iş arkadaşları, mücadele etmek ile umutsuzluk arasında bocalıyor ve dünyanın birçok yerinde yaşanabilecek dramatik bir olayı yansıtıyor. Yaşananlar, kimi zaman görüş ayrılıklarına düşse de, ortak bir bağ içerisinde yaşayan bu dostlukların getirdiği diyaloglarla komedi ögelerini dahi oluşturuyor.

Fernando León de Aranoa’nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu Güneşli Pazartesiler, filmin başrolünü üstlenen Javier Bardem’in canlandırdığı Santa karakteri ile sistem hakkında çarpıcı açıklamalar yaparken, aynı zamanda bu sistem içerisinde mağdur kalanların birbirine destek olmadığı anlara karşı da eleştirilerde bulunuyor.

North Country (2005)

Niki Caro’nun yönetmenliğini üstlendiği ve Charlize Theron’un başrolde yer aldığı Tek Başına, madende çalışan bir kadının cinsel taciz dolayısıyla açtığı bir davayı ve bu davanın gelişimini konu alıyor. Fazlasıyla zorlu bir hayat yaşayan ve bakmakla yükümlü olduğu çocukları dolayısıyla hayatta kalmak için büyük çaba sarf eden bir kadını odağına alan film, karşılaştığı koşullar karşısındaki yılmama mücadelesi veren bir kadını dile getiriyor.

North Country, her ne kadar spesifik bir olayı ele alıyor olsa da, aslında kadınların iş hayatında maruz kalmış olduğu -ve hatta kaldığı koşulları da yansıtıyor diyebiliriz. Gerçek hayat hikayesinden ele alınan yapım, kimi noktalarda “filme sığdırılmaya çalışılmış” izlenimi yaratıyor olsa da, tarihsel ve sosyolojik bir başlık altında ele alındığında izlenmesi gereken bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Made in Dagenham (2010)

İngiltere’deki Ford fabrikasında çalışan kadınları anlatan Kadının Fendi, iş hayatında kadın-erkek eşitliği için mücadele veren kadınların, küçük bir direnişle başlayıp tüm ülkeye yayılan ayaklanmalarını anlatıyor. 1968 yılının devrimci hareketlerinden de esinlenilerek girilen bu mücadele, “papatya çocuklar” olarak anılan bir neslin, kadınların tarihine yaptığı katkıyı da ortaya koyuyor.

Saving Grace filminden de tanıdığımız yönetmen Nigel Cole’un yönetmenliğini üstlendiği film, Sally Hawkins’in oyunculuğuyla birleşince, işçi tarihinde kadına bakış amacıyla izlenebilecek filmler listesine doğrudan giriyor. Film, politik dünyanın içinde barındırdığı komedi unsurlarıyla ise, her kesime hitap edebilen bir izlenim sunuyor; ancak bu unsurlar, filmin niteliğini düşürücü değil, bilinçliliğin arttırılabileceği bir faktör olarak daha geniş bir kitleye ulaşım konusunda, faydalı olabilecek ögeler olarak karşımıza çıkıyor.

Bonus: Maden (1978)

Yavuz Özkan’ın yönetmenliğini yaptığı Maden, isminden de anlaşılacağı üzere bir maden ocağında çalışan işçileri anlatıyor. Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hale Soygazi gibi isimleri kadrosunda bulunduran film, işçilerin içinde bulundukları çalışma koşullarının iyileştirilmesi için düzenlenen imza kampanyası sonrası yaşananlara odaklanıyor. İşçi-işveren ilişkisinin başarıyla anlatıldığı yapım, Türk sinemasının en başarılı yapımları arasında bulunuyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi